12.12.10

Here with me

Ben de yokluğumda paniğe kapılıp gazetelere kayıp ilanı vermenizden korkuyordum, neyse ki yapmamışsınız öyle şeyler. Canlarım benim (!)

Neyse uzatmayacağım. Yoktum, döndüm, hayat güzel falan.
Uzun bir süredir mala bağlamış bir moddayım. Böyle açıyorum bilgisayarı; facebooka, twittera, bilimum sitelere giriyorum ama mal mal bakıyorum ekrana.
İnsanlar deli oluyorlar, dürtüyorlar, duvarıma bir şey yazıyorlar, mentionlıyorlar, mesaj kutum desen yangın yeri. Ben de bunların hepsini tam zamanında görüyorum aslında. Saniyesinde görüyorum hatta. Ama nedendir bilinmez, görmemiş havası veriyorum kendime özellikle. Sanki uzun süredir buralarda yokmuşum gibi davranıyorum.

Cidden anlamsız bir şey bu yaptığım ama ben de bazı davranışlarıma anlam vermeye çalışmıyorum zaten.

3.11.10

Aşkın ömrü üç yıldır!

"Alkolün tadı acı
Günlerden dündü
Ve demode kıyafetli
Orkestra
Çalıyordu boşluğunu
Parçalanmış hayatımın."

Üç yıl bir aşk için yavaş olsa gerek.

29.10.10

Gazoz Ağacı

Bir Dostluk
(...)
Yarından tezi yok öbür adama, artık buluşmayacaklarını söyleyecekti. Hem de pişmanlık duymadan. Sebebini de anlatacaktı. Yanında olmaktan hoşlandığı, "Gel gidelim" dediği zaman kalkıp gitmeden edemediği bir adamdan bahsedecek, ama sevgi sözünü etmeyecekti. Sevginin daha başka şekilleri vardı.
Sonra neydi sevgi? İki insanın birbirinden hoşlanması, birbirini beğenmesi, görmeden olamaması değil mi? Bir zaman sonra da geçer gider, ardında bir şey bırakmazdı. Çok kere de bir pişmanlık, bir kin kalırdı geriye. Birbirlerini uzun zaman sevdiklerini sandıktan sonra bir tesadüf sonunda görünce, ya hiç aldırmadan geçilir, ya da o insanla geçirilen, boş yere harcanan zamana acınır, belli belirsiz ama içten bir kin duyulurdu. Dostluk çok daha güzel bir kelimeydi.
*
Erkek "Bunun böyle olacağını biliyordum." dedi. "Biliyordum. Seni görür görmez anlamıştım. Görür görmez, işte her şeyden, bütün düşüncemden sıyrılarak yapayalnız, varlığımın bile farkında olmadan yalnız kalacağım kadın demiştim."
*
Her şey bir rüyanın karmakarışık havası içinde sona erip gidecek, belki de kendileri bile, uyanılınca can sıkıcı gelecek olan, bu kötü evde görülen rüyaya karşı içlerinde bir tiksinti duyacaklardı. Ama dostlukları sürecekti.


Hayriye Hanım

Sabaha karşı olan ölümlere bütün ölümlerden beter üzülürüm. Daha bir dokunur bana. Demek derim, her şey gibi, bir ağaç, bir iskemle, bir bina, ne bileyim bir vapur, bir telgraf direği, daha ne aklınıza gelirse düşünün hepsini, her şey gibi o da savaşmış, gecenin karanlığı ile, yeni gelen günde, aydınlık içindeki yerini almak istemiş, ama gücü kesilmiş sabaha karşı. Yenilmiş.

28.10.10

Rendez-vous Tôt

Lid: Don't go. I'm not ready.
Ere: You won't ever be.
L: So don't leave.
E: I will. I have to. You know that.
L: I don't want to know.
E: I can't make that happen..
L: Then kiss me for the last time.
E: Close your eyes.

Lid closes her eyes and Ere leaves. without a kiss.

When it's late..

Click on it 

25.10.10

İsyanı basmak.

Howl, aç kulaklarını beni iyi dinle;
Gittin Sophie gibi çirkin bir hatuna vardın. Hata ediyorsun, gel yol yakınken vazgeç. Ya da bu dünyadaki ikizinle bağlantıya geç ve ona beni bulmasını söyle. "Bakery"e gitmekten ve yolda seninle karşılaşmak için etrafı süzmekten bir hal oldum.
Artık yol üstünde serseri askerler görürsem sırf sen gel beni kurtar diye gidip adamlara asılacağım. Gerçi o zaman beni nasıl "kurtarmış" olursun onu bilmiyorum. Ama sen gel.Yeter ki gel, çok bir önemi yok kurtaracak olmanın. Koluma girsen, o karizmatik sesinle bir kere "there you are sweetheart, sorry I'm late." desen ben daha ne isterim? -Hep benimle kalmanı.
Ama sen cevabı es geç ve bir an önce dediklerimi yap!

Emit

Eğer daha fazla boş zamanım olsaydı, daha iyi değerlendirebilir miydim bilmiyorum ama daha mutlu olurdum.
Biliyorum.

21.10.10

Sleeping-Sleepless-Sleepy-Sleeper Lady

Bundan yıllar önceydi onunla karşılaşmamız. (sanırım)

Hikayenin başı bir klişe: Çarpıştık, benim kitaplarım yere düştü..
Ama gerisi öyle değil: Ben kitaplarımı toplamaya eğilmişken o kılını bile kıpırdatmadı. Özür dilemediği ve yardım etmediği gibi, yoluna devam etmekten de alıkoymadı kendini, beyefendi.
Ben de "Gerizekalı" diye mırıldandım tabi. Beni duymuş olacak ki bir hışımla arkasını döndü. Hızlıca bana doğru yaklaştı ve..
Ben sağlam bir çığlık attım!  Hayvan herif..
Beni sokmuştu.
Hayır! Ne arı, ne eşek arısı, ne de herhangi bir arı türüydü bu. Sinsi, kötü niyetli, vurdumduymaz bir çeçe sineğinden başkası değildi! Ona sadece "Gerizekalı" dediğim için beni soktu ve sonsuz uyku kavramına dahil etti beni eşşoğlusu.

Aslında bunlar benim sanrılarımdan ibaret. Muhtemelen öyle bir şey olmadı ama ben neden bu kadar çok esnediğimi bilmiyorum. Tamam, hadi esneyeyim sorun değil de diyemiyorum açıkçası. Sonra yüzüm kırışacak, gıdım sarkacak falan. Hoş şeyler değil bunlar.

11.10.10

Find some ways to make me see

Biri kalkıp "Hayatının albümü?" diye bir soru yöneltseydi bana, hiç düşünmeden "Yann Tiersen&Shannon Wright" derdim.
Düşünmeye başladıktan sonra alternatifler sunmaya da başlardım ama hiç düşünmeden söyleyecek olsam direk bunu söylerdim. Eminim.

Yine de henüz öyle bir soru soranım yok.

I'm not the first one falling past. Bu şarkının en sevdiğim kısmı, bu en sevdiğim cümle ile başlıyor. Cheers!

8.10.10

Telepop

Öldüğümü düşünüyor olabilirsiniz. Ama hiç heveslenmeyin. Şu aralar biraz meşgulüm sadece.Yarın zaman bulabilirsem, anlatacaklarımı anlatacağım uzuuuun uzun.

O zamana kadar, sağlıkla kalın anacım.

24.9.10

Quatre Nuits D'un Rêveur

Marthe: What's the matter?
Jacques: I love you. That's the matter.
*
Jacques(recording his dreams): In the park we walk together, hand in hand, hoping, losing hope. The castle is strange. She's there half the year with her old husband; silent, boring who scares us a little. But our love is pure and innocent.
(...)
Jacques(keeps recording): I find her again in Venice. Isn't it her, in this palace of lights and music? It is. She is dancing... She is dancing. She sees me. We leap onto the balcony. She tears her mask off and whispers in my ear: "Jacques, I'm free! " Ended are the sorrows of the ancestral castle, of the old garden, of the old husband.
*
Marthe: Why does a man always have something to hide?

21.9.10

Ulen.

Şu aralar sıkılıyorum hayattan ve ona dahil olan her şeyden. Şöyle bir şeyler olsa, güzel bir şeyler.. beni mutlu etse o güzel şeyler. Ne kadar güzel olurdu di mi? Güzel.
Ciddi anlamda bir şeyler yapmam lazım. Ben fizikten, matematikten ve sorulardan sıkıldım.
Bir başkasının patron olduğu bir hayat bana göre değil. Burada soruları ben sorarım. Bu yüzden össnin yeni versiyonlarına-adları her ne ise- girmeyebilitem yüksek.
Ha o zaman napıyorum ben, niye yırtıyorum kendimi bu kadar? Niye sayısal okuyorum? İşte orada kader, kısmet giriyor işin içine. Şimdilik Go with the flow mode: ON diyelim. Ama eğlencemize de bakmak lazım. Hayatıma renk katmak için Boğaziçi Köprüsü'nden atlamam gerekmiyor illa ki. Gerçi o da zevkli olurdu herhalde ama daha zamanım var gibi geliyor. Bekleyip görmek? Evet, evet.

Si yu til ay fiil bord egeğn. Ay miğn fayf minıts leytır.

12.9.10

Pack-o-lantern

Hep söylemişimdir, valiz toplamak sıkıcıdır diye. Afakanlar basıyor beni her seferinde. (Afakanlar deyince aklıma nedense çok yakışıklı herifler geliyor. Aslında basabilirler yani beni, sorun değil.) Bu mereti toplamak ne kadar sıkıcıysa boşaltmak da bir o kadar sıkıcı -eğer çok eşyanız varsa tabi, yoksa az eşyayı çıkarıp yerleştirmeye ne var be? ona da söylenmeyin bir zahmet-
Konuyu dağıtmadan blogu bitirebilecek miyim merak etmekteyim! Neyse işte şu an patlama noktasında 3 çanta ve bir valizle odamda oturuyorum. Hepsini açtım ve yarısını dışarı çıkardım. Sonra üstlerine bir de krem şanti döktüm. :/ Hayır, tabi ki öyle bir şey yapmadım ama yapabilirim yani kafayı yemelerdeyim. Canım toplamak istemiyor. Halbuki neler aldım bunu odamın şurasına koyarım şunu şöyle yaparım diye. Hepsi yalanmış. İş, faal olmaya gelince yalan oluyormuş, hiç doldurmayın çantalarınızı o yüzden.

Zaten yenildik az önce. (Fiba World Championship)
Yok anam yok ben bugün bu blogu yazmayayım bence. Canım mentos yemek istemiyorsa bir sorun var demektir zaten. Neden fark edemedim ki sanki?

10.9.10

Breach

İtiraf ediyorum blog, seni yeni bir blog ile aldatıyorum! Yani aslında seni de seviyorum ama senin bir amacın yok. Öylesine yazıyorum. Hatta yazmıyorum bile. Bu da beni eğlendirmiyor.
Beni eskisi kadar heyecanlandırmıyorsun. Tabi ki bu ilişkimizin bittiği anlamına gelmiyor. Sana yazmaya devam edeceğim, tabi sen de istersen eğer.. Ama artık bir kuman var. Bunu kabullensen iyi edersin. Yoksa da kapı nerede biliyorsun.

P.s Kıyamam lan, sonu çok sert olmuş. Sen benim ilk göz ağrımsın blog. Gitme, beni bırakma. :*

6.9.10

Tell me lies, tell me sweet little lies.

Tell me that our love will last forever and we won't die.

Tambılar

Henüz tumblrımla pek uğraşamadım. Hatta açtığım gün text yazıp öylece bıraktım, bir daha girmedim.
Aslında bakmayın, hepsine yetişmek zor iş. Ama tumblr benim için şimdilik çok gereksiz. Bloggerla mutluyum. O yüzden kendimi able hissettiğim bir zamanda kapatıciim. kendisini.

29.8.10

Robot Rock

Ya düşünüyorum da günümüzde bilgisayar, internet vb. bilmeyen, kullanmayan insan yok. Ben de öyleyim ama bazen bu bizimkinin nasıl bir hayat olduğunu anlamıyorum.
Facebooktayız, twitterdayız, bloggerdayız, tumblrdayız, yok gezenziymiş yok markafoniymiş yok bilmem ne.
Tamam biz, insanlar icat ettik bu meretleri ama sırf bu yüzden "atla üstüne cılkı çıkana kadar!" mantığıyla heba etmesek mi kendimizi?
Azıcık da gizlensek mi ki?
Tabi ki de hayır. Az önce Tumblra kaydoldum! nihohahaha

26.8.10

Çakma Gourmet.

Kanayan Berliner yarama, Tchibo'dan aldığım kayısılı Berlinerle çare buldum. Fena değildi tadı. Aslında güzeldi de. Arasına kaymaklı dondurma koyunca tadından yiyemedim bile, oradan hesap edin.

Sondan geriye sarma durumu oldu bak şimdi. Berliner aldığım günden önceki gün(salı olsa gerek), Tıkıntı'ya gittim! Mekan biraz küçük ama ne zaman gitsem yer bulamıyorum, dolup taşıyor. Gerçi müşteriler haklı yani, mükemmel bir menüsü var. Mesela ben yeşil biberi çok sevmediğim halde, en bayılarak yediğim ve yeşil biberi bol yemek Tıkıntı'nın eseriydi. Şaheseriydi hatta: Portekiz usülü tavuk!
İçinde ne olduğunu anlayamadım ama lezzet sostan geliyordu. Soya sosu olabilir ama olmayabilir de. Süt de olabilir. Ya da böyle.. bir şey.. Aman neyse canım. Sonuç olarak inanılmaz güzeldi! Parmaklarımı yemek istedim. İstemekle kalmadım da! Salıdan beri canım düzenli olarak Portekiz usülü tavuk çekiyor. Haftasonunu iple çekiyorum o yüzden. Bir daha gideceğim. Bir daha yiyeceğim. Ölene kadar yiyebilirim. :)
Lezzetinin dışında ellerini korkak alıştırmamalarıyla ilgili de övebilirim mekanı. Porsiyonlar oldukça büyüktü. Hatta tabağı bitirebilen görülmemiş, diyorlar. Ama işte açken insanın önüne bir kamyon yemek gelse az der. Anca yedikten sonra anlayabilen aç gözlüleriz biz. Haftasonu gidersem mekanın birkaç fotoğrafını çekip eklerim. Dua edin de yemeğe kilitlenmeyeyim komple.

Dedim ya, sondan başa sarıyoruz. Tıkıntı'dan önceki gün ya da iki önceki gün Cafe Taraça'ya gittik ablamla. Yemekler konusunda övebilir miyim diye düşünüyorum şu an.. Açık konuşmak gerekirse Tıkıntı'dan önceki yemek geçmişimi hatırlamıyorum bile. (Antepeki kısımlar hariç tabi ki!) Ama fena değildi Taraça da. Özellikle mekan çok güzel dekore edilmişti. Gördüğüm en orjinal mekanlardan biriydi diyebilirim.
Yine de tavuklu Quesidillas yediğim halde, ton balık tadı almam eleştirilmesi gereken bir durum. Üstelik ablamın noodleının tadına baktım ve onu da çok fazla beğenmedim. Geçenlerde yeni açılmış bir Çin lokantasından istediğim çok da güzel olmayan noodledan pek bir farkı yoktu. Fotoğrafları direk sağ tıklayıp alamıyoruz siteden. Ben de yemek yemeye konsantre olduğumdan oradayken çekmeye yeltenmedim pek. O yüzden prt screen yapmakla uğraşamayıp linkledim direk. Denemelisiniz. En azından mekan görülmeye değer.

Taraça'ya gitmeden bir, iki gün önce de Aynalı Kahve'ye gittik, ablam ve birkaç arkadaşıyla. Çok güzel bir yerdi. Küçük ama eğlenceli ve sıcak! Gerçi içerisi çok küçük değildi ama biz dışarıda oturduk. Mekan çok güzel ve akıllıca dekore edilmişti. Masa ve sandalye takımlarının hepsi birbirinden farklı. Toplama olmaları çok muhtemel. Bunu bir eleştiri olarak almamalısınız tabi. Çok şirinlerdi. Üstelik farklı da olsalar bir noktada uyumları vardı. Yemeklere gelince, tostlarıyla ünlü olduğunu duydum ve menüye pek bakmadan tost sipariş ettim. O yüzden sıcaklar falan var mıydı çok hatırlamıyorum bile. 
Menüye bakmadığım için, içinde olmasını istediğim malzemeleri direk söyleyerek verdim siparişimi ve adamlar getirdiler. Buradan benim gibi bilinçsiz bir müşteriyi bile iyi ağırladıkları için teşekkür ederim kendilerine. Gerçi oradaki işleyiş öyle gibiydi sanki. Kim ne istiyorsa koyup götürüyorlardı. Ben suçsuzum!
Menüyü ciddi anlamda hatırlamıyorum, belki öyle bir imkanı gerçekten veriyorlardır müşterilere yani. Neyse işte adamların tostları efsaneydi!
Ekmekleri kendileri yapıyorlarmış. Bundan kaynaklı olabilir diye de düşünmekteyim. Yalnız naneli ve zencefilli limonataları, bana her ne kadar güzel gelse de masadakiler tarafından çok şekerli olmakla suçlandı. Aldırış etmeyin onlara! :P
Mekanın sitesi yok, varsa da ben göremedim ve aramaya halim yok şu an. Beylerbeyi'nde bir yerlerde. Soruşturup bulabilirsiniz. Fotoğraf da çekmedim, sağdan soldan bulduklarımı koydum. Zaten iki tane. :P Denemeniz gereken yerlerden biri:

Dansez-Vous!

I'm lost today, trying to find my way home. Walls torture my soul, they darken me. And darkness.. It stops me breathing.

Shall I drive circles? Shall I dance? Don't know the answers.
I'm just high, singing old songs(nostalgia?) -taking my clothes off cause it's getting hot by now and they are heavy for this weak body of mine. They're like flames which sink into my soul and burns me down.

But hey.. There, in that forest, is a lake. First I'll walk on it. I need to toss my memories to the water then dance with the sky. I just wanna be free. How can I breathe in the deep? How dare, you expect me to!
Breathe, keep breathing. Wait, keep waiting. A boring monotone, isn't it?

Let's try a different way:
Put your wings on and dance! Drive circles around yourself. Fly your dress. Shout loudly with no reason. Talk to yourself. Smile. Walk alone. Sing along with the clown. Swear to the mankind. Admire the nature. Go naked. Do you still have any fear?

Then just dance. Feel the wind on your skin. Let it touch you. Fly your hair. Close your eyes. Greet the death. Dance for one last time you, puppet and die!

Enjoy it.

21.8.10

Tiersen

I'm so in love. Crazily. Truly. Madly. Deeply. With passion. With grief. With joy. Desperately.
 And I'm heart broken. We should meet on the other side Yann.

19.8.10

Aklıma gelmişken..

Almanları ve bilumum İskandinavı her dakika bira içmesiyle biliyoruz ve hayran kalıyoruz ya "Bunlar içiyor, içiyor sarhoş olmuyor, alışmışlar" diye, yalan abi. Adamların hayatları kolpa.

Elmalıymış, armutluymuş derken aromaları katıp alkolünü seyreltiyorlar bu herifler bence biranın. Bir insan ilk kez içiyor olduğu halde 5 şişe biradan nasıl sarhoş olmaz? bkz. Sinem

Gerçi öncesinde gecenin yarısı yediğimiz ekstra yağlı pizzanın da etkisi olsa gerek ama o kadar da değil. Sarhoş olmak için fıçıya mı dalalım yani pizza yedik diye? Cık ben tutmadım o içkileri. Bizim Tuborg gibiydi hepsi, bol sulu. 

O kadar işte. Gülü gülü.

Berliner

Bunlar da diğer bütün tatlı şeyler gibi benim bebeklerim! Tatlı düşkünlüğümden beni 100 kilo falan hayal etme olasılığınız yüksek ama öyle değilim. Aksine bu tatlı sevdamdan beklenilmeyecek kadar zayıfım. Neyse canım size ne kilomdan falan. Bana ne de hatta.

Biz benim şişko, puf, sevimli, can alıcı Berlinerlerime dönebilir miyiz pliiiiz?

Starbucks naptın sen ya?! Nasıl çekici Berlinerler onlar öyle. Ben geldiğimde hiç olmasın onlardan.

Hep mahrum bırakın beni e mi!

Yalnız bunlar resmen evlat gibi ya. Kıyamazsın yemeye. kalpkalp

15.8.10

Vantilatörizm

Sıcaklar dolayısıyla kaç hafta yana yakıla vantilatör aradığımı bilirim, ne hallere düştüğümü, ne acılar çektiğimi Siz de bilin istedim, işiniz ne :P

Marketlerdekileri bitiren halkımıza aldırış etmeden o avm senin, bu benim hesabıyla her yeri aradım karış karış. Gecemi gündüzüme kattım internetten araştırdım. Fiyatların bir günde nasıl yükseldiğine şahit oldum. Tam alacak oldum, bir başkası atladı ve sonuncuyu aldı. Artık Leyla-su moduna geçmişken babam olaya el attı. Teee Anteplerden bir telefonla halletti işi. -Babamın bu özelliğine hastayım. kalpkalp- Babamın telefonu sayesinde AliManisa kod adlı süper market, müşterilerden sinsice gizlediği o vantilatörlerden bir tanesini depodan çıkarmak zorunda kaldı. (Hahhay böyle alırlar işte adamın elinden vantilatörünü)

Vantilatörü aldım, ama aldığımda nasıl mutlu oldum görmeliydiniz. Sanki dünyadaki ilk ve tek vantilatörü ben almışım gibi salına salına yürümeye, etraftaki insanların iki eliyle kafasını tutup ağızlarını açıp bana baktıklarını hatta özendiklerini hayal etmeye giriştim direk. Kadının biri beni vantilatörü havalı havalı taşırken görüp gülmeye başladı. Adımları yavaşladı. Durdu önümde sırıta sırıta baktı. İşte o an gerçekliğe döndüm: "Lan, çok mu abarttım yoksa?"
Sonra kadın kendi yoluna gitti, ben de garanti belgesini onaylatmak üzere kendi yoluma. Gittim, imzalattım derken bir döndüm arkamı kadın orada dikilmiş bana bakıyor! Önce bir tırstım ama kadın şirin şirin gülerek yanıma yaklaşıp "Şey, onu nereden aldınız acaba?" diye sorunca içim eridi, vantilatörü kadına veresim bile geldi. -Tabi ki de bu bir yalandı.- Kadına anlattım, Entep'in yarısı bizim dedim. Ama şansını denemesi için de gazı verdim yine. Artık en son naptı bilmiyorum.

Neyse vantilatörü getirdim eve kurdum, her dakika her saat açıp keyfine vardım falan filan derken ben bu vantilatör tarafından yorulduğumu fark ettim. Ne zaman açsam uykumu getiriyor meret. Sonra uyuyunca ya da uyuyakalınca uyanma kısmım çok acılı oluyor. Boğazım ağrıyor, gözlerim kıpkırmızı oluyor. Bu dost görünümlü düşman, vantilatör, beni aşırı derecede halsiz bırakıyor. Ve şu an her seferinde 'son yılların en sıcak yılı' dedikleri o yıllardan birinde, boynumda atkı sarılı bir şekilde oturuyorum. Hayat bana sürprizler yapmaktan çekinmiyor anlayacağınız. Darısı başınıza desem, kötü niyetli olduğumu düşünmezsiniz di mi? Aman çok da umrumda istiyorsanız düşünün. Ben çekeyim siz çekmeyin, olmaz öyle şey. :P

Dip Not: Bir önceki blogumda "don't be dramatic"i işaretleyen okuyucuya selamlar. I know what you did last summer! Tamam mı?!

14.8.10

People, they make me sick!

En yakın arkadaşınız dediğiniz insan, erkek arkadaşınız ya da daha fazlası..
Bütün bu insanlar aşırı ego yüklenmesine mi tabi olmuş nedir, anlamıyorum! İki kişinin ve ya daha fazlasının dahil olduğu ilişkilerde illa ki hep bir bok çıkıyor. Çıkıyor arkadaş yani. Bütün zevkleriniz, hobileriniz aynı olsun hatta isterseniz ruh ikizim dediğiniz insanla bir şeyler paylaşıyor olun fark etmez. İşin içine bir noktadan sonra yalan, kıskançlık, ego bir şekilde giriyor. Ve bu benim artık canımı sıkmaya başladı. Ciddi anlamda.
İlişki dediğin şey fedakarlık bazlıdır. Bu yüzden birileri için kendimden bir şeyleri feda etmek değildi bana koyan hiçbir zaman. Sadece karşılığını alamamaktı. Karşılık da vermesin hadi eyvallah ama değer bilsin arkadaş. Arkanı döndüğünde taklalar atıp, yüzüne baktığında bel ağrısından yataklara düşmesin. Yalanlar olmasın, düşüncesizlikler falan. Yemin ediyorum boku çıktı bu işlerin. İnsan ilişkilerinden soğudum ya. Hep söylerim dünyaya salyangoz olarak gelmek varmış. Ne bu böyle vefasızlıktan, kıskançlıktan falan çektiğim?
Ben ki ne kimseyi umursayan, ne problemleri ipleyen insanımdır ama şu noktaya getirildim yani.

Neyse sonuç olarak çıkın hayatımdan insanlar. Ben her gün ışığa gelip beni rahatsız eden yeşil böceklerimle bile daha mutluyum sizle olduğumdan.
Ya da beni İstanbul'un 53 derecesinde salonda mahsur bırakan garip iğneli, uçan canlılarla. O kadar ki kötüsünüz yani hesap edin. Gerisi de bik bik bik.

13.8.10

Kendimi Çürütüyorum.

Yok, yok öyle depresyona girip kendimi dondurmaya, çikolataya vurup evden çıkmama gibi absürd davranışlar içerisinde değilim. Fosilleşmiyorum yani.
Çürüttüğüm şey tezim. İki önceki blogumda yemek yapmanın benim için bir zevk olmadığından bahsetmiştim ya hani, büyük konuşmak adamı duvara nasıl toslatırmış bu sayede öğrendim.
2 gündür bayıla bayıla yemek yapıyorum. Her dakika internetten tarif bakıyorum falan. İyice mala bağladım. Bunlarla uğraşacağıma müzikle, filmlerimle falan bütünleşsem daha hoş olur aslında. Zira yemeği yap ye, yap ye nereye kadar? Bünye de bir yere kadar bünye. Bir noktadan sonra kiloyu almayı çok iyi biliyor meret.

Her neyse sonuç olarak bütün tariflerden ve yemeklerden özür diliyorum. Yemek yapmak da en az tatlı yapmak kadar zevkliymiş.
Birkaç malzemeden ortaya kendi eserini çıkarmak insana kendini iyi hissettiriyor. Denemeyen kalmasın!

12.8.10

Hail Satan!

Güne Dimmu Borgir ile başlamak ne kadar sevimli tahmin edemezsiniz.
Bu sabah ablamdan bir telefonla uyandım. Hanımın aklına Dimmu'nun bir şarkısı takılmış. Ben de zamanında adamların müptelası olduğum için "Mırıldanmasan bile bulurum ben yeaaa" modunda atladım direk. -Gerçi sonra özel güçlerimi sadece astral seyahatlerimde(kompleks düşünmeyin rüyalarımdan bahsediyorum) kullanabildiğim geldi aklıma, dolayısıyla ablam da "nınınını" şeklinde kodladı şarkıyı.-
Hatırlamış gibi yaptım, çünkü o kadar zaman sevgiyle, aşkla dinlediğim bir grubun şarkısını bilmemek benim için portrait of shame gibi bir şeydi. Ve evet, artık ona sahibim.
Hatırladım derken bir yandan yana yana şarkıyı aradım ama bulamadım maalesef. Sonra da Dimmu'yu kapatıp hemen Radiohead açasım geldi.
Bendeki bu 540 derecelik dönüş inanılmaz. Bazen hiç sevmiyorum şu hallerimi. "Ulan nereye gitti eski metalci Mel? Nerede o Mdb'nin yollarına gül döşeyen kız?!" diyorum. "Hani daha Wacken'a gidiciydik?" bile diyorum hatta oradan hesap edin.
Metalci olduğum dönemlerde o kadar seksiydim ki ahh...
Bir kere kalabalık bir öğrenci grubu askeri okulda okuduğumu sanmıştı. Ki askerler, çatık kaşlı bakışlar, disiplin falan benim için çok çekici şeylerdir. O eblek insanlar beni muhtemel bir asker sandığında eriyip akmıştım.
Bu  yazıyı yazarken de düşüncelerimi değiştirmeye başladım sanırım. Yine Oxsları çekip, vivienne westwood'a koyasım geldi bak. Evet, evet mantıklı!
Zaten metalciyken hayat daha ucuz. C.Laboutin'e sadece bakarak geçirilen hayat, hayat değil lan. 795 dolara çanta mı olurmuş hiç?(V.W.) Pis moda kafalılar sizi.
Headbang yapmanın zevki de hiçbir şeye değişilmez hem!
Metalci olmanın en kötü yanı içinde olduğun camianın öküzlük derecesinde pis olması ve bunu "Metalci adam pis olur!" mantalitesine yüklemesi.
Daha salak bir düşünce tarzı olamaz arkadaş. Temizlik dediğin şey kişiliktir. Bu, koduğumun çakma metalcisinin yarattığı karşı durma eylemi çok saçma. Kesin Fransızdır bunu başlatan imne.
Neyse metalci değilken de güzel hayat ya.
Hayat, bende kaldığı sürece hep güzel gerçi. Pollyanna yakinim olur.

Öptüm. Çok sevecenim şu an. Boynum hangi açıyla acı çekiyor onu bile hesaplayamıyorum. O yüzden kısa keseyim. Elbet editlerim bir ara.

11.8.10

Dessert!

Kısmetlerimi kapamayayım (:P) ama açık konuşmak gerekirse yemek yapmakla pek aram yoktur. Karın doyurmak için yemek yapabilirim ama bu benim için bir hobi ya da zevk falan değildir.

Amaaaaa tatlı yapmaya bayılırım! Yemeye de! Özellikle sütlü tatlıları çok severim. Gerçi Antep'in o canım, o mis baklavası, katmeri, kadayıfı da es geçilecek gibi değil ama sütlü tatlılarla olan samimiyetim biraz da her an yiyebileceğim tarzda ve şerbetlilere oranla daha sağlıklı olmalarından. Tabi sütlü, şerbetli diye sadece ikiye ayırmamak gerekiyor. Bir de kek-pasta tarzı şeyler var. (Ahh kalpkalp..)

Cupcake ve muffinlerle olan takıntımı herkes bilir. Zaten blog dizaynımdan da anlamak çok zor olmasa gerek.Cece ile muffin, Günseli ile cupcake deneyimlerimizden sonra sıra artık bir şeyleri tek başıma yapmakta.
Gerçi zaten pastayı, keki daha önce yaptığım oldu. Ama biraz daha ileri gidip Panna Cotta, incir tatlısı gibi sütlü tatlıları aldım yapılacaklar listeme.
Aslında kekten, pastadan sütlü tatlılara geçiş ileriye gitmenin tersine zordan basite geçmek gibi bir şey ama zevkli arkadaş. Çıldırıyorum şu an onları yapmak, sonra da yemek için.

İşte böyle yani. Ben tatlı tutkunu bir insanım. Ahh burnuma gaipten tatlılardaki vanilya ya da şekerle karışmış o güzelim süt kokusu geliyor..

10.8.10

Sema Teyze

Şu an feci uykum var. Gözlerimde bir yorgunluk var daha doğrusu. Göz kapaklarım yerçekimine karşı koyamıyor.
Hava da sıcak. Vantilatör almaya kasıyorum ama alamıyorum, ne zaman gitsem sonuncuyu alan insanla papaz oluyorum çünkü. Bir şekilde önüme geçip alıyorlar o mereti. Sanırım en iyisi kapıda bekleyip zaman tutmak. Evet, sadece bir vantilatör için!
Ayrıca yarın ramazanın ilk günü. Bu bir klişe ama çok mutluyum. Gerisini yarın anlatırım. Zamandan bol bir şeyim yok şu sıralar.
Az önce çirkef bir kedi, şıllık bir ses tonuyla çığlık attı. Hah bak yine yaptı! Kedi mi ki bu ya? Nasıl bir yaratık böyle çığlık atar. :$
Neyse işte konudan konuya atlamak böyle bir şey. Daldan dala diyen teyzemiz kimdi ya? Sema mıydı adı? Hmm?

7.8.10

Hot Chocolate

Uzun zaman önce "Yeryüzünden buharlaşmak istiyorum, atmosferde daha mutlu olabilirim." diye tweetleyivermiştim twitterda.
Allah sesimi mi duydu nedir? Ama yanlış duymuş duyduysa da. Ben süblimleşmek istemiştim. Önce eriyip sonra kaynayıp sonra buharlaşmak yoktu planlarım ve dileklerim arasında.
Sadece direk uzay boşluğuna yükselmek, orada böyle deli gibi koşmak istiyordum. Yok ama yani, madem böylesi olacak o zaman şaka yapmıştım ben diyeyim.

Her dakika litrelerce su kaybetmek eğlenceli değil!

5.8.10

Fahrenheit, Celsius'u döver.

Sıcaklar iyice bastırdı arkadaş, ne bu böyle ya?!

1 hafta öncesine kadar insanlara "İstanbul'da hava güzel lem, orada sıcak mı yoksa?" diyordum. Hatta çok ileriye gitmeye gerek yok sabah yağmur serpiştirdi, bir ara rüzgardan kapılar çarptı ama bana mısın demiyor bu havalar. Londra gibi olduk vesselam. (bkz. bir ara yağmur yağıyor, ardından kuşlar sıcaktan erime derecesine geliyor)
Sanırım çarpıldım. Ve itiraf ediyorum, hepsi benim suçum.  Zaten bu blogu da suçluluk duygumla başa çıkamadığımdan yazdım.
Aslında havaların benim yüzümden böyle olduğunu bu kadar open to public bir yerde açıklasam mı diye çok tereddüt ettim ama ben sizin için freaky bir appledan ötesi olmadığımdan uyurken hayatımı korumak gibi bi derdimin olmayacağını düşünüyorum. Sapıtıp aypi(evet biliyorum IP) adresimden bulmaya kalkmazsınız ev adresimi falan herhalde. Yok canım, onu yapacak kadar düşman olmadık daha.
Gerçi 45 dakika önce girdiğimiz gün içinde hissedilen sıcaklık 53 dereceye kadar varacakmış burada. Ama bunun için beni suçlamak yerine 70 dereceyle günü geçirmeye çalışan Adana halkını düşünüp sizden daha şanssız olanları hatırlamak daha mantıklı ve vicdanlı olur.

Ayrıca kimse kusura bakmasın ortada kızacak biri varsa o da benim zaten. Siz deli gibi elektrik tüketin, karbondioksit salınımı yapın, toplu taşıma kullanmak yerine kendinize beşer onar tane araba alın, ormanları yok edip golf sahası yapın kısacası doğanın dengesine sıçın, sonra da sırf "gülme komşuna, gelir başına" mantığıyla suçu bana atın. Yok öyle bir dünya. -Ben de teknoloji çağının bir parçasıyım ama arabam yok, ağaç falan da kesmiyorum. O yüzden kızdım. Saydırmayın hemen. -
Gerçi kimse böyle bir ithamla da gelmedi yanıma, paranoyak mıyım neyim ayol?
Bence sıcaklık yavaş yavaş etkisini göstermeye başladı. Eriyorum. Yeminle.

4.8.10

Aspettami

Yer imlerimi düzenlemedim. Hatta işimi zorlaştıracak bir sürü site daha ekledim. Umursamıyorum ama.

Şu an Pink Martini'den Aspettami dinliyorum ve bittikçe başa sarmakla meşgulüm. Öff be, bu kadar güzel olur mu bir şarkı?..
Oluyorsa da karşıma çıkma konusunda zamanlaması bu kadar iyi olmasın. Lütfen! Sonra evi toplayıp, film izleyip, suluboya yapma, Sarp ile buluşma gibi planlarımı çöpe atasım geliyor.

Aspettami-Pink Martini

3.8.10

Callous Sun

Yazacağım şeyden tamamen bağımsız olarak "Change is good. Life is good." diyesim geldi. Öyleyse: Change is good. Life is better. (Şimdi de bunu söyleyesim geldi.)


Az önce yer imlerimi düzenlemek gibi tarihi bir karar verdim. Bu kararı vermemi sağlayansa takip ettiğim tumblrları klasöre sürüklemeye çalışırken aradan bir saatin geçtiğini fark etmem oldu. Baktım bu kadar düzensiz olmaz bu işler, bende de zamandan bol başka bir şey yok düzenleyeyim dedim, evet.

Buyrun siz de o sırada şenlenin:
Loin Des Villes 

2.8.10

Farewell

Bugün sokaklar sessiz. Yolların sonu yok. Etraf kalabalık ama ses yok.
Vücutlar var. Ruhlar yok.
Boyalar akarak siliniyor tablolardan. Beyazlar kalıyor, boş ve anlamsız olan.
Bugün insanlar art arda, sıralar halinde dizilmiş seni uğurluyor. Ruhunu azat ediyorlar. Gözyaşlarını akıttıkları denize bırakıyorlar bedenini; usulca, renkler olmadan, tabuttan bir sandalın içinde.
Sen gidiyorsun, bir başkası geliyor. Sen geçiyorsun, hayat kalıyor.
Bastığın topraklara yüzler basıyor, belki de binler. Ama yağmur yağıyor ve alıp götürüyor tüm izleri, kimse iz bırakamıyor. Herkes silinip gidiyor yeryüzünden.
Ve biz buna diyoruz hayat diye.
Bak, şu an yağmur  ıslatıyor tenini ama sen fark etmiyorsun. Acılardan biçmişsin kendine güzel bir yağmurluk. Her daim üstünde. Bu yanlış geliyor sana aslında ama çıkaramıyorsun, çünkü acılar hiç bitmiyor. Onlar seni bitiriyor. Hepsi çok kırmızı, bedenini tüketiyorlar. Ve sen toprağa biraz daha yaklaştıkça, yağmur damlaları bedenini delip geçiyor, ruhun ıslanmaya başlıyor.
Uyuşuyorsun ve biri elinden tutuyor tam o sırada. Ona güveniyor ve teslim ediyorsun kendini, arttırdıklarından geriye kalan her şeyinle. Sonra bir bakmışsın dünya geride kalmış, sen öndesin. Tek başına, yağmurdan ıslanmış ve soğukta.
Kapı ve ya kapılar yok bu sefer. Uçsuz bir düzlüktesin. Koşuyorsun ama köşeler yok. Çıkış yok, hayat yok. Tek başına ve sıkışmışsın.
O zaman anlıyorsun ki gece son kez uyumuşsun, sabah son kez uyanmışsın. Sen artık yaşamıyorsun ama ölmemişsin de. En azından bir süreliğine..

İyi uykular güzel kız!

27.7.10

Weekend Pancakes!

-Ne zamandır yazacağım şu blogu yahu peh bana. Bildiğin üşengecim.-

Ablamla yaşamamın en güzel yanlarından biri de, her ne kadar gün boyu evi toplayıp temizlemekle uğraşsam da, gün sonunda onun eve gelip güzel elleriyle yaptığı yemekler sayesinde karnımın doyacağını bilmek!
Mesela geçenlerde bir makarna yaptı ki hatun off.. Fenaydı. Güzeldi. Hoştu. Mikemmeldi.
Sos yapmaya hali olmadığı için öyle sade sade bıraktı, ben sonradan yanına inegöl köfte yaptım, üzerine peynir rendeleyip serptım falan ama onun o sade hali bile o kadar mükemmeldi ki, hayatımda yediğim en lezzetli makarnaydı sanırım. İtalyan aşçılar halt etsin yani. (Aşçı-ahçı tartışmasından uzak tutuyorum kendimi. Bana göre aşçı arkadaşım, ahçı ne?!)

Neyse işte geçen cuma niyetlendik "Yarın uyanalım erkenden de pankek yapalım!" diye. Cumartesi kalktık erkenden kahvaltı masasını hazırlamaya koyulduk. Tabi o pankeki yaptı, pişirdi ben arkasını topladım -as always-. O domatesleri, salamları doğradı ben bulaşıkları yıkadım. -Hayır aslında şikayetçi değilim, zira benim el yatkınlığım yok pek yemek yapmaya, her ne kadar Entepli olsam da-
En sonunda pankeklerimizi yaptık, üzerine reçelleri döktük masayı hazırladık yiyoruz derken cumartesine güzel bir kahvaltıyla başladık. Ben de siz orada "Pankek miiii? Ben de!" diye acı çekin diye bundan blog yazmaya karar verdim. Buyrun işte ziyafet:


Tarifini isteyen varsa yorum bıraksın, özel olarak ilgileneceğim sizlerle.

Öptüm anacım,

Stay alive!

26.7.10

Edessa(Şanlıurfa)

Geçenlerde bir grupla kalktık günübirlik Şanlıurfa'ya gittik. Geçenlerde dediğim de baya bir oldu aslında ama paylaşmadan geçemeyeceğim:

Yolda ilk durağımız Birecik oldu. Kelaynakların korunduğu mekana gittik önce. Çok bir olayı yoktu gittiğimiz yerin, çok bir şey yapmadık yani. Ama kelaynaklar çok şirindi. Özellikle çiftleşme döneminde olduklarından, birbirlerine yaptıkları kurlar, danslar çok hoşuma gitti. Onun dışında bir numarası yoktu bu olayın tabi.

Şanlıurfa'ya varır varmaz Balıklı Göl'e uğradık. İnanılmazdı. Gölde ne kadar balık olduğunu görünce insan baya bir dumura uğruyor. Yem verdiğinizde üst üste biniyorlar, atlıyorlar yakalamak için. Ne kadar kalabalık bir populasyon olduğunu o zaman daha iyi görüyorsunuz. Gerçi onlar açısından bu durum biraz kötü olabilir. Hatta öyledir de mutlaka. Zira o göl bana, İstiklal Caddesi'ni ya da komple İstanbul'u hatırlattı diyebilirim.

Gölden sonra kaleye çıktık. -Zaten dip dibeler denilebilecek kadar yakınlar.- Çıkarken kısa ve kolay geldi bana yol. Kalenin tepesindeyse görülmeye değer tek şey manzaraydı. İlgilenilebilecek bir tarihi eser falan yoktu pek. 
Dönüş kısmı biraz garipti yalnız. Gidiş yolundan değil de başka bir yoldan iniliyordu aşağı. Kapalı(dağın içine oyulmuş bir yoldu sanırım) ve upuzuuuun bir yoldan.
Sonu gelmeyen merdiven basamaklarından inerken baya bir daraldım ve sıkıldım diyebilirim. Kalp rahatsızlığı olan insanlara önermiyorum.
Kale sonrasında yine yakınlarda bulunan, Hz. İbrahim'in doğduğu yere gittik. Doğduğu yeri camla kapatmışlardı. Mağara gibi bir yerdi, camın arkasında kalan kısım. Islak ve nemliydi. Şaşırtıcı bir şekilde etkileyiciydi. İnsanın ağlayası geliyordu nedense. Fakat kokudan bayılmamaya çalışırken biraz zor oluyordu maneviyata yoğunlaşmak. Ne kokusu mu? Ayak! İçeri girerken ayakkabıları çıkarmak gerekiyordu. Ah keşke çorap giyip gelseymiş insanlar o kapalı ayakkabıları giyerken. İçerideki koku dayanılmazdı zira. 40 yıl açıkta kalıp küflenmiş bir peynir gibiydi.
Bir de oradaki insanların kaba ve batıl davranışlarına deyinmek lazım tabi. 
Camla çevrelenmiş, Hz. İbrahim'in doğduğu yerde ne yapılır? Camın önünde durup dua edilir değil mi? İçerisi çok kalabalık olmamasına rağmen kadının biri beni itip önüme geçti. Halbuki "Müsaade eder misiniz?" gibi söylenmesi çok kolay cümleler var. İnsanlar birazcık kibar davransa ne kaybederler ki? Üstelik bu yaptığının hiçbir anlamı da yoktu.
Gerçi cama yapışıp kolunu, ağzını sürmesini de hesaba katmalı. Batıl derken bunu kastetmiştim işte. Sonuçta herkes, orayı görmeye ve bir nebze ibadet etmeye gitmişti oraya. Ama yüzünü, kolunu cama dokunduran bir o teyzeyi gördüm ben. Aklından ne geçtiyse artık..
Bu manevi gezinin ardından çarşıları gezdik bir-iki saat kadar. Çarşılarda bulabileceğiniz başlıca üç şey: Şal, çay ve halı.
Gerçekten başka bir şey göremedim elle tutulur. Gerçi bizim yanımızdaki yabancı arkadaşlar kaçak çaya hayran kaldığı için baya bir zulaladılar ama çay yani, normal geliyor bana. 

Bu kadar gezip dolaşmalar, inip çıkmalardan sonra bünye acıktı tabi. Çardaklı Köşk diye bir restauranta gittik. Restaurant geniş odalardan oluşuyordu. Odalarda minderler ve yere yakın masalar vardı. Bildiğimiz yüksek masalar da vardı tabi. Ama biz turist olduğumuz için geleneklerini görmemiz açısından orayı önerdiler bize.
Sahi ortam çok güzeldi. Kalabalık bir grup olmamıza rağmen, oturma düzenimiz sayesinde hepimiz birbirimizle muhabbet edebildik. 
Yemeklere gelince, gayet güzeldi bence her şey. Yemek öncesinde verdikleri salataya bayıldım ama adını sormayı unuttum maalesef. Ana yemek olarak ortaya karışık kebap aldık. Sunuluş şekliyle baya gözüme girdi. 
Üstelik fiyatlar da çok uçuk değildi. Çok ideal bir fatura ile ayrıldık oradan. 

Sonrasında bir yere gittik ama çok önemsemedim. Zira ismini hatırlamıyorum bile. Sonsuz bir düzlüktü. Harran Ovası olsa gerek.
Orada ilgimi çeken tek şey şapkamsı evlerdi. Çok garipti, geçmişe ait olduğunu hatırladıkça içim ürperiyor hala. Ama güzeldi.

Son olarak bir de oranın insanları var, özellikle bilgiye ve sevgiye muhtaç çocukları... Ziyaretimiz sırasında hemen koşa koşa yanımıza gelip bulunduğumuz yerin geçmişini anlattılar. Kurumuş nohut tanelerinden yaptıkları süs eşyalarını gösterdiler. Hatta benim yanıma gelen çocuk bana hediye etti bir tane. Ne yazık ki çantamı arabada bırakmıştım, istemiyor olsa bile hiçbir şey veremedim çocuğa.
Küçücük elleriyle yaptığı o süsler, normalde bir dükkanda satılsa bakmadan geçerdim. Ama onun o emeği ve karşılıksız sevgisi beni çok duygulandırdı, itiraf etmeliyim. Onlar için en iyisini diliyorum. Umarım bulundukları durumdan hak ettikleri ve çok daha iyi bir konuma gelirler.
Hepimiz bunu umalım.

23.7.10

Bi' arkadaşa bakıp çıkacağım.

Başlıkla yine alakası yok evet. Neyse bu başka bir konu.
Uzun zamandır görünmüyorum ortalarda. Farkındayım. Aslında öyle çok meşgul bir insan değilim, toplantıdan toplantıya koşmuyorum ama işlerim vardı işte. Yakın zamanda döneceğim.
Ve yanımda güzel güzel haberler, yeni filmler, konserler, hayatlar getireceğim!


Hoşçakalın, zevkle kalın!

16.7.10

Ya İstiklal Ya Ölüm!

Günümüz şartlarında, İstanbul'da ikisi de aynı anlamı taşıyor bence.
Yani İstiklal=Ölüm

Geçenlerde kuzenimin Amerika'dan öğrencileri geldi. Biz de onlara İstanbul'u gezdirme işine soyunduk. Gezelim, eğlenelim derken kuzen tutturdu hadi içelim, rakı neymiş öğrensinler falan dedi.
Anlaştık ve o güzelim, sakin Emirgan'dan Taksim'e doğru yol aldık. Taksim'e gider gitmez bir kalabalık aldı başını gitti zaten.
Sonra o İstiklal'de yürümek için verdiğimiz savaşlar, insanlarla çarpışmalar, laf yemeler, kesişmeler falan.. İnsan yolun sonunu getirene kadar ne yapacağını, nereye gideceğini unutuyor.
İstiklal'de yürümeyi her denememde yoldaki insanlar benden çok fena küfür yiyor. Hele bir de çarptılar mı küfür yememe ihtimalleri hiç yok.
Her seferinde kendimce çareler üretiyorum. Misal yolun sağından belli bir yöne gidenler, solundan da ters yöne gidenler yürüse hayat çok daha kolay olur İstiklal'de.
Ya da uçan küçük araçlar üretelim, gücü yeten insanlar yürüyerek değil uçarak aşsın o mesafeyi.
Öf napmalı ki yani? İstiklal'i ıssız düşünmeyi hayal bile edemiyorum. Oradaki kalabalık hayallerime bile dalıyor.
-Topbaş buna bir çözüm bulsun pliiiz.-

Diyeceğim o ki Ya İstiklal Ya Ölüm!


Nerede bu fotoğraftaki İstiklal? Ahh ahh..

12.7.10

Yann Tiersen ve Burukluk

Yann Tiersen'in bendeki yeri, 11 Temmuz İstanbul konserine kadar çok farklıydı. -Yakın çevrem ve twitter takipçilerim çok iyi bilir.-
Şarkılarını dinlemeden geçirdiğim bir gün bile olmadı bu zamana kadar. Müziğine beni hayran bırakan ender insanlardan biriydi çünkü o. Dün konserde yaşadığım hayal kırıklığına rağmen hala Pas Si Simple çalıyorum arka planda. Ama dün, beklentilerimin çok altında bir performans sergiledi İstanbul'da Yann Tiersen.

Mayısın başında değişim programıyla kısa bir süreliğine Almanya'ya gitmiştim. Almanya'ya -hele de Stuttgart'a- gidince Fransa'ya, İsviçre'ye gitmek de otomatik olarak ekleniyor programa zaten.
Gitmeden önce ne yapacağımı planlarken belki Fransa'da bir konserini yakalarım  diye Yann Tiersen'in turne programına baktım hemen. Fransa'da yoktu ama Zürih, Bern ve Basel'da vardı üç ardışık günde. Ama benim sadece bir tane boş günüm olduğu için üçte bir şansım vardı.
Hemen kalacağım evdeki öğrenciyle konuştum ayarlamaya çalıştım ama olmadı maalesef. Çünkü dönüş treni, konserin ertesi gün sabah saat altıdaydı ve bizim o gün için grupla programımız vardı. Ben kaçıracağım bu fırsat için üzülürken Yann Tiersen'in Masstival ile Türkiye'ye geleceğini öğrendim. Sevinçten de havalara uçtum tabi.
Biletlerin satışa çıkmasını bekledim aylarca. Organizatörlerden birini takibe bile aldım yani o derece psikopatlaştım.
Sonra biletler satışa çıktı falan fistan, atladım tabi ben hemen. Heyecanlı heyecanlı konser gününü bekledim. Şunu çalar, şunu çalmaz diye tahminler yaptım kafamdan abuk subuk. -Gerçi abuk subuk olan, Yann Tiersen'in tahminlerimi çalmamasıydı!-
Neyse işte konser günü geldi, dün koştura koştura konser alanına gittik ablamla. Kapıya yaklaştıkça heyecanım baya bir arttı tabi benim.
Girdik bekliyoruz derken Tiersen sahneye çıktı. Gayet sönük bir şekilde. Zaten dekor namına hiçbir şey yoktu.
Aldı mikrofonu eline. Ben böyle "İyi akşamlar" demesini falan bekliyorum. (O kadar da zor değil nihayetinde)
Good night dedi. Sonra direk şarkıya girdiler.
Şarkı çok yavaştı. Hangi albümdendi anlayamadım bile. Öyle değişik versiyonlamış ki herif.
Sonra bir şarkı daha, bir şarkı daha.. Derken ben sıkılmaya başladım. Çok kalitesiz bir rock grubundan farkı yoktu sahnedekilerin.
Yann Tiersen iki de bir kemanını akord etmek zorunda kaldı. Gitaristler "Ayda yaşıyoruz biz, dünyayı çözdük" modundalardı. Bilindik olarak Kala, Esther, Sur Le Filçaldılar. Konserin beni en mutlu eden kısmı Esther'i duyduğum kısımdı zaten.
Ayrıca bis olayını baya bir abarttılar. Hani bir kere inersin sahneden, tezahüratı bir kere alırsın sonra çıkar söylersin şarkını yeniden. Ama konseri verme amacın egonu tatmin etmekse bunu Tiersen ve grubu gibi 4 kere de yapabilirsin.
Seyirci moda giremedi, repertuar kötüydü, sahne şovu namına hiçbir şey yoktu. Arada bir yerlerde yuvarlandıkları oldu sadece ama bana şebeklik gibi göründü bu daha çok.
Zaten çaldıkları son şarkı saçmalığın en güzel örneğiydi. Birbiriyle uyumsuz notaların savrulduğunu gördüm ben sahnede, başka bir şeyi değil.
Yann Tiersen'den çok yanındaki tayfa öne çıkmıştı üstelik. Akordiyon yoktu, piyano yoktu, benim bildiğim Tiersen yoktu sahnede.
Vasat bir rock grubu vardı sadece. Zorlamalarımızla 1,5 saat sürmesi de cabası.

Olmadı Yann Tiersen, üzgünüm.

6.7.10

Komşu komşunun külüne muhtaçtır

Şu sıralar ablamda kalıyorum. Dolayısıyla aşağıda oturan insan(lar) aslında onun komşusu ama ben de geçici bir süreliğine sahiplenmeye karar verdim kendilerini. Çünkü..çünkü kapılarının önündeki ayakkabılar çok güzel!

Geçenlerde dalgın dalgın aşağı inerken alt komşumuzun kapı önüne takıldı gözüm. 3-4 tane ayakkabı vardı farklı renklerde, güzel şekillerde. Erkek ayakkabıları olduğu çok belliydi, zira hepsi 50 numaradan başlıyordu. E öğrenci evi gibi bir hali de vardı evin(dışarıdan bile). O, gözümün takıldığı kısacık zaman zarfında "Erkekler, hele bir de öğrenci erkekler odundur ama böyle zevklileri de çıkıyormuş aradan demek ki." dedim kendi kendime. Sonra da terk ettim ortamı.
Bugün dışarı çıkarken kapılarının önünde farklı ve daha çok bayıldığım ayakkabılar gördüm. O dakikada aklımdan bu blogu yazmak geçti, tabi bir süre de bakakaldım ayakkabılara.
Eve girerken de kapılarına post-it yapıştırmak geçti aklımdan. Evet, bunu yapacağım!

"Sizin cinsten beklenecek bir durum değil ama ayakkabılardaki zevkiniz, görmezden gelinecek gibi değil. Tebrik ederim. Ayrıca dikkatli olun derim, o kadar büyük numara olmasalardı ayakkabılarınızı çoktan yürütmüştüm. Benim kafada, büyük ayaklı biri çıkarsa kapınızın önüne koyabileceğiniz ayakkabılarınız kalmayabilir.
Gizemli bir komşunuz!"

5.7.10

Dolandırıldım!

Yok aslında başlıktaki kadar mühim bir mesele sayılmaz. Ama bir önceki yazımda verdiğim siteye girmeyin, harcamayın vaktinizi hiç. Tamam analizler hoş, güzel de sitenin kurucusu olduğunu iddia eden ibne adam, ben siteye kaydolma aşamasındayken çıkıp "Reklamımızı yaparsanız xx isimli(hatırlamıyorum adını) güzel kitabı online okumanız için şifre vereceğiz." bıdı bıdısı yaptı. Kitabı şöyle bir araştırdım, inceledim ve beğendim. Sonra da iyi madem, uğraşırız, analizi de blogda yayınlar kaparız kitabı diyerek oturdum yaptım testi yirmi dakika boyunca. Blogda yayınlayıp verdikleri adrese mail attım bir de.
Maayra mı neyse bana bir kitap şifresi ile geri döndü ama kitap hem başka bir kitaptı hem de pornonun kelimelere dökülmüş haliydi resmen.

Kandırılmamın üzerine şu an siteyi protesto ediyor ve girmenizi kesinlikle önermiyorum. Girerseniz bilgisayarınız çöker, üç vakte kadar başınıza gelmeyen kalmaz. Ona göre.

Not: Bir de one-time offer diye nasıl gaza getiriyorlar adamı ya. Resimdeki tipsiz de sitenin kurucusu bu arada.

2.7.10

Handwriting Analysis

Birilerinin blogunu okurken bu siteyi buldum. Testi uygularken biraz sıkıldım ama sonuçları okurken kendimi sadece yazı tipimden tamamiyle ele vermekten mutlu oldum. Neysem oyum, inkar edecek halim yok yani. :P
Size de denemenizi öneririm:

Melike is a very emotional person with a broad range of emotions from the highest highs to the lowest lows. She feels emotional situations very strongly. She'll flash to the very peaks of elation, sweeping everything before her. Then, for some reason unknown to herself, she will burn out emotionally. These mood swings can be very disturbing to her. Sometimes, she feels that she can no longer produce anything. But, after given some time alone to "recharge her emotional batteries", she will spring back into action.
Because Melike feels situations intensely, she relates easily to others' problems. If she is not careful, when she comes into contact with someone who is in a depressed frame of mind, she will also suffer the same emotions and change moods. Melike reacts impulsively, without much thought before hand. She may plan everything in detail before she even begins, then do it completely different when the time comes to carry it through.
Melike has a strong need for affection. She thrives on touching and being touched. Melike desires being told that she is loved, every day. She enjoys being the center of attention. She loves attention, sometimes she even retells stories that got her attention earlier.
Melike has the possibility of being a actor or natural born salesperson, simply because she relates so well to other people. She likes expressing how she feels, what she is doing, and what she plans to do. She is a people person.
She will work most efficiently in a people orientated job as opposed to a job working alone on an assembly line (that would drive her insane.)

Melike tends to write a bit smaller than the average person. When a person's letters are small and tiny, this indicates an ability to focus and concentrate. This character trait is a huge asset in careers like math, science, race car driving, and flying planes. When she is busy working on a project, it is common for all other noises and distractions to just fade away and her ability to focus is incredible. When she says "she didn't hear you", she really means, she didn't hear you.

Melike is secretive. She has secrets which she does not wish to share with others. She intentionally conceals things about herself. She has a private side that she intends to keep that way, especially concerning certain events in her past.

Melike can be defiant. She sometimes has the attitude that if someone doesn't like it the way she is doing it, then they can just "go to hell!" This trait may reveal itself in a rebellious nature that is always ready to resist forces which she thinks are infringing upon her freedom of action.

 Melike has an over-awareness of self. She often feels self-conscious. She fears ridicule, therefore she is careful not to place herself in a position to receive any ridicule. She wonders what people will think if she acts in a certain manner. When encountering a new group of people, Melike may stay on the sidelines until she has the people categorized, or she may behave in a "positive attention getting" manner to assure people think good thoughts about her from the start.
In the sales profession, this self-consciousness is called "call reluctance". They take the word "no" as a personal criticism. Therefore, there is an internal struggle when performing this type of work. Although this person may be a great salesperson, she still feels insecurity. She will perform better if someone else is with her because the fear of ridicule from her peers is far greater than the fear of ridicule from her clients. Many times this type of person becomes a sales trainer, because when she is training, she doesn't have to put herself in a position of being told "no" as often as the salesmen do.

Melike is a practical person whose goals are planned, practical, and down to earth. This is typical of people with normal healthy self-esteem. She needs to visualize the end of a project before she starts. she finds joy in anticipation and planning. Notice that I said she plans everything she is going to do, that doesn't necessarily mean things go as planned. Melike basically feels good about herself. She has a positive self-esteem which contributes to her success. She feels she has the ability to achieve anything she sets her mind to. However, she sets her goals using practicality-- not too "out of reach". She has enough self-confidence to leave a bad situation, yet, she will not take great risks, as they relate to her goals. A good esteem is one key to a happy life. Although there is room for improvement in the confidence catagery, her self-perception is better than average.
 Melike will take action on her thoughts. She is positive that her views are correct for her. She has the ability to seem as if she is positively correct when answering a question, even if she does not have the slightest idea of the answer. Melike displays a self-confidence that makes everyone else sure she is correct. She is positive of her own views, but not necessarily stubborn. 

Melike has a healthy imagination and displays a fair amount of trust. She lets new people into her circle of friends. She uses her imagination to understand new ideas, things, and people.

Melike will demand respect and will expect others to treat her with honor and dignity. Melike believes in her ideas and will expect other people to also respect them. She has a lot of pride.

Denemelisiniz: www.handwritingwizard.com

1.7.10

More

İki-üç yıl önce imleme olayını kullanmayıp daha saçma yöntemlere başvurmayı bıraktıktan sonra yer imleri sekmem aşırı derecede doldu ve düzensizleşti. Bir şeyi beğendiğim anda "Daha sonra ayrıntılı bir şekilde bakarım." diye sayfayı imleyip kapatıyorum. -Evet, bunun adı maalesef ertelemek. Bu konu hakkında da bir ara bir blog yazmam lazım. Okuyup okuyup dürterim kendimi böylece.- Az önce yer imlerim arasından siteleri seçip dosyalamaya uğraşırken sitenin birini açtım ve incelemeye daldım. 

Önce Anadolu Üniversitesi imzalı "Play" isimli kısa filmi buldum ve izledim. Açık konuşmak gerekirse çok yaratıcı gelmedi bana. Düşünülmesi kolay ve aslında çoktan düşünülüp hayata geçirilen temalardan biriydi.
Neyse ki sonrasında '98 yılında çekilen, Imax imzalı ilk animasyon kısa filme denk geldim ve blogumu sadece "Play"i yererek bitirmekten kurtardım. Filmin adı More, güzel bir Mark Osborne ürünü. Beni çeken önemli şeylerden biri de fon müziğiydi ama filmi izlerken "Şu kısacık zamanda çoğu insanın uzun, upuzun hayatlarını gördüm, vay be!" dedim içimden. Ve evet, bir kısa film bu hissi yaşatabiliyorsa doludur, özdür. En azından bana göre.
Şimdi sizleri çok beğendiğim bu kısa filmle baş başa bırakayım, bir de siz düşünün:

Mark Osborne - More

30.6.10

Gaza gelmek böyle bir şey!

Nasıl başardığıma dair bir fikrim yok ama sonunda ben de oturup düzenli aralıklarla blog yazmaya karar verdim! Sanırım Google Chrome'un yaptığı ve ilgimi fazlasıyla çeken bir reklamı insanlarla paylaşmaya karar vermemin etkisi var bu ani kararda.

Şu an Mozilla Firefox kullanıyorum gidip Chrome yükleyecek de değilim ama reklamı yapılan şeyi çok işe yarar buldum. Neden böyle yaptığıma dair bir fikrim de yok. Huylu huyundan vazgeçmez mantığına sığınıyorum. Belki de kabul etmek istemesem de yeniliklere gerçekten de kapalı bir insanımdır. Çünkü, uzun bir süredir upuzun saçlarımı kestirip kestirmeme konusunda derin gelgitler yaşıyorum; her alışverişe çıktığımda "Tarzımın dışına çıkıp farklı bir şeyler alsam mı?" diye soruyorum kendime, "Evet mi hayır mı?" derken de mağazalardan elim bomboş çıkıyorum; sonra bir de yemeği dışarıda yediğim zamanlarda gidip de farklı, tadını bilmediğim bir şey seçemiyorum, seçmiyorum. Evet, sanırım yeniliklere açık değilim. Neyse ki bu beni daha az narsist yapmıyor. Kendimi her şekilde seviyorum, böylesi hayatı çok zevkli kılıyor.

Ah evet bunca cümle kurup da hala bahsetmediğim reklam şudur:

 
 
Aslında çok işime yarar mı bilmiyorum. Sonuçta sekme değiştirmek dediğin de günler almıyor. Üstelik aynı anda iki şeye yoğunlaşmak  o kadar kolay ve bana göre doğru bir şey de değil, eğer Einstein değilseniz. Ama bilmiyorum yine de çok seksi göründü gözüme bu uygulama.

Not: Patronum beni işten kovacak.
İmza: Bir Google çalışanı

17.5.10

Sil Baştan

Yeni bir başlangıç yapmaya karar verdim az önce. Aslında bu kararım, diğerleri gibi anlık bir şey değil. Uzun zamandır, büyük bir yangının kıvılcımları acıtıyordu ruhumu. Olmadığım ve olmak istemediğim biri gibi davranmaya başlamıştım. Neyse ki bir ara kendimi durdurmam gerektiğinin hep farkındaydım ve bugün, bu farkındalığımı somutlaştırdım.

Taslak olarak bıraktığım bloglarımdan biriymiş bu. 30.06.2010 gününde blogumu düzenleme adına verdiğim kararla taslak halinde bıraktığım yazılarımı da yayınlamaya karar verdim. -Zaten topu topu 3 tane-
Bu yazıyı yazarkenki ruh halimi hatırlayamadım. Ama yazarken karar verdiğim gibi değiştiğime eminim ve bunu görmekten de mutlu.

11.4.10

Denize Ait

Mavi kızın, serin ilahisinde son tangolarını yaptı bu gece, kum taneleri. Rüzgar savrulmalarına yardım etti, ezgilere sindiler. Hepsi bir başka notanın kadınıydı, hepsi bir başka dalganın kıyıdan yansıyışı.
Notalar, sarılmıştı kumların ince ve kristal bedenlerine. İhtirasla kavramışlardı da onları, tek beden olmayı isteten büyük bir tutkunun hapsinde.
Kum taneleriyse, saçlarını salmıştı geceye. Kendileri de salınıyordu bir köşeden diğerine. Yavaş ve dikkatlice..
1,2,3,4
1,2,3,4
(...)
Ve deniz eşlik ediyordu onlara. Ve dolmuştu kadehler son kez.
Bugün bir kız ölüyordu ilahisini söyleyerek. Ve kumlar dans ediyordu notalarla. Ritimler çoktan hızlanmış, sona yaklaşırcasına yavaşlamıştı bile. Ve saçlar çoktan dökülmüştü geceye. Bu kez gitmenin sırasıydı, ölüm kapıdaydı artık.

Müzik sustu, notalar birer birer yok olmaya başladı. Kum taneleri duruldu ve mavi kız aidiyete geri döndü, ait oldu yeniden denizine.

7.3.10

Mari

Rujun dağılmış tüm yüzüne. Saçların da dans ediyor rüzgarla, belli bir ahenkte ama yine dağınık. Ayakkabılarını çıkarmışsın, ellerinde tutuyorsun. Neden böylesin, bir fikrim yok.

Delip geçmiş, dünkü fırtına seni. Sana verdiği çizgilerden ziyade, ruhunu alıp götürüşü daha çok geliyor gözlerinin önüne, belli. Hissetmiyorsun dışa vurumlarını. Belki birkaç damla gözyaşı, belki bir iki kırık ayna.. Farkında değilsin. O kadar dönmüş ki başın, çarelerden o kadar uzaksın ki "Sanırım öleceğim." dediğin anlardan birindesin, her gün düzenlediğin renksiz, sessizlik seremonilerinden farklı olarak.

"Sanırım öleceğim. Ruhum çok kırık." diyorsun durmadan, konuşansa gözlerin. Bilmiyorsun sen henüz: İnsanlar anlamaz, küçük, sarışın Mari. İnsanlar göremez, hissedemez. Onlar dokunamaz da, onlar sadece kirletir, yağmalar, yok eder. Onlar lekeyendir, onlar mahveden. Kim suçsuz geçebilmiş ki insanlık eşiğinden? Sen de kirleneceksin Mari'm, sarı saçların da kirlenecek. Rujun şimdi olduğu gibi, dağılacak yüzüne yeniden, belki de defalarca. İsteyeceksin geçmişini silmeyi ama yapamayacaksın, Mari. Sütü rujuna değireceksin, yüzüne de. Rujunun dağıldığı her noktaya süreceksin. Ama kırmızıları geçiremeyeceksin Mari. Utançlarını beyaza saklayamayacaksın. Kirli girip temiz çıkamayacaksın, sütü kirletmeyi göze almazsan eğer.

Sütü kirletmelisin Mari, beyazı kendini kendinden arındırmak için kirletmelisin. Ama sen bunu en başından beri biliyordun, değil mi? Bu senin ilkin değildi, sonun da olmayacak. Sen yine kirleneceksin, kirletileceksin yeniden. Hazların, hayallerin, insanlar seni kirletecek Mari. Sense sütten vazgeçmeyeceksin. O seni hep kollar, her seferinde fedakarlık eder ve arıtır bedenini. Senden vazgeçmediği sürece Mari, senden vazgeçmediği sürece...

20.2.10

3D

Son günlerde bir 3D furyası aldı başını gidiyor. Avatar'dan sonra önemsenen 3D teknolojisi ile ilgili ntvmsnbc'de okuduğum bir haberi paylaşmak istiyorum:
3D teknolojisini kaçıran filmlerin 3 boyutla, yeniden çekilmeleri için anlaşmaları yapılıyormuş. Bunlardan biri olan Fantasia isimli animasyon filmi, önümüzdeki günlerde 3 boyutla yeniden vizyona girecekmiş.

Bir de Total Film, üç boyutlu izlendiğinde daha iyi olacağı düşünülen filmleri seçmiş ekstradan.
Bazıları çok anlamsız geldi, "Filmin senaryosu iyi değilken 3 boyutlu çekilse kaç yazar?" dedirtti bana. Bazılarıysa "Bu film üç boyutlu olmayı hak ediyordu." diye iç geçirtti. Yine de bir filmin hiç değiştirilmeden, izleyiciye sadece üç boyutlu sunabilmek için yeniden çekilmesinden yana değilim. Benim bunu savunmamla bir şey değişmeyeceği için Total Film'e katıldığım ve katılmadığım noktaları göstererek seçtiği filmleri sunacağım size.
İşte Total Film'in belirlediği filmler:

Requiem For A Dream : Total Film 3 boyut ne demek biliyor mu acaba? Ne alaka kurmuşlar şu filmle? Baştaki sahil sahnesi falan??

Evil Dead II: Evet, korku ve gerilim filmleri için gayet uygun bir teknoloji bence bu. Evil Dead II, kategorisiyle kotarırdı işi.

The Incredibles: Süper olurdu. Hatta aynı şekilde Fantastic Four da iyi giderdi.

Psycho: Bu da sıkı bir gerilim filmi olduğuna göre, Psycho in 3d, please! diyorum.

2001: A Space Odyssey: Hmm, şiddetle istediğim bir şey değil bu filmin 3d ile çekilmesi. Ama birileri paraya kıymaya hazırsa bize de izlemek düşer. Sorun değil. kih kih

Fantasia: Animasyonlar için destekliyorum zaten ama Fantasia nasıl olur bilemedim. Daha güzel animasyonlar seçilebilirdi. :)

Sunshine: Eveeeeet! Eveeeeet! Eveeeeet! Ağlayasım geldi şu filmin adını duyunca yeniden.

Fight Club: Hmm, maybe diyelim kalsın. Zira bu filmde 3d gerektiren çok bir sahne yoktu bence. Belki sonunda Edward Norton'un kendini vurduğu sahneye iyi giderdi ama tek bir sahne için gerek var mı bütün filmi yeniden boyutlandırmaya?

The Passion of The Christ: Şuna "3d olsa işkence sahneleri daha gerçekçi olabilirdi." diye yorum yapmışlar ya, koptum. Sanki anasının karnından 3 boyutla çıkmış arkadaş. İşkence sahneleri yeterince gerçekçiydi, forever and always hatta.

Alien
: Yeterince saçma bir filmdi, 3 boyutla bunu değiştiremezsiniz.

Bonnie&Clyde: Aksiyonda fena olmaz aslında. Bu bakımdan Guy Ritchie'nin Sherlock Holmes'ünde de iyi olabileceğini düşündüm bir an.

The Dam Busters: Sırf patlama sahnesi için yazmışlar 3d listesine. The Dam Busters değil ama başka herhangi bir filmdeki patlama sahnesinde 3d güzel olabilirdi aslında.

The Wild Bunch: Kurşunlar bize isabet edecekse why not?

Jaws: Hmm, evet bu mantıklı olmuş. Aynı türde Mavi Korku da 3 boyut modasına katılabilir bence.

Independence Day: Hah, bundaki patlama sahnesi güzel olurdu mesela. Bir de V for Vendetta geldi şimdi aklıma patlama konusunda.

Saving Private Ryan: Yeterince gerçekçi bir filmdi. Fenaydı hatta. 3 boyutlu izlesem psikolojik çöküntü yaşayabilirdim.

Planet Earth: Belgeseller ve benzer filmler 3 boyutlu mükemmel olabilirdi, diyebilirim.

The Lord of The Rings: The Return of The King: Evet, bunda 3d teknolojisi uygulanabilirdi. Fakat yapılan yoruma sinir oldum: "3D, orta dünyaya giriş kapısı olabilirdi." ne ya? Lord of The Rings'in kendisi giriş kapısı zaten. 3D, tahta kapıyı demir yapmaya yarıyor sadece.

Top Gun: 3d ile uçmak güzel olabilirdi. Ama bunun için daha iyi bir film de seçilebilirdi.

Çoğunlukla olumlu yorum yapmama rağmen, söylediğim şeyi savunuyorum. Eskileri 3d ile önümüze koyacağınıza, yenileri 3d ile çekmeye başlayın. Daha mantık ürünü işler olur bence.

Sağlıkla kalıniiiz, öptüm!