26.7.10

Edessa(Şanlıurfa)

Geçenlerde bir grupla kalktık günübirlik Şanlıurfa'ya gittik. Geçenlerde dediğim de baya bir oldu aslında ama paylaşmadan geçemeyeceğim:

Yolda ilk durağımız Birecik oldu. Kelaynakların korunduğu mekana gittik önce. Çok bir olayı yoktu gittiğimiz yerin, çok bir şey yapmadık yani. Ama kelaynaklar çok şirindi. Özellikle çiftleşme döneminde olduklarından, birbirlerine yaptıkları kurlar, danslar çok hoşuma gitti. Onun dışında bir numarası yoktu bu olayın tabi.

Şanlıurfa'ya varır varmaz Balıklı Göl'e uğradık. İnanılmazdı. Gölde ne kadar balık olduğunu görünce insan baya bir dumura uğruyor. Yem verdiğinizde üst üste biniyorlar, atlıyorlar yakalamak için. Ne kadar kalabalık bir populasyon olduğunu o zaman daha iyi görüyorsunuz. Gerçi onlar açısından bu durum biraz kötü olabilir. Hatta öyledir de mutlaka. Zira o göl bana, İstiklal Caddesi'ni ya da komple İstanbul'u hatırlattı diyebilirim.

Gölden sonra kaleye çıktık. -Zaten dip dibeler denilebilecek kadar yakınlar.- Çıkarken kısa ve kolay geldi bana yol. Kalenin tepesindeyse görülmeye değer tek şey manzaraydı. İlgilenilebilecek bir tarihi eser falan yoktu pek. 
Dönüş kısmı biraz garipti yalnız. Gidiş yolundan değil de başka bir yoldan iniliyordu aşağı. Kapalı(dağın içine oyulmuş bir yoldu sanırım) ve upuzuuuun bir yoldan.
Sonu gelmeyen merdiven basamaklarından inerken baya bir daraldım ve sıkıldım diyebilirim. Kalp rahatsızlığı olan insanlara önermiyorum.
Kale sonrasında yine yakınlarda bulunan, Hz. İbrahim'in doğduğu yere gittik. Doğduğu yeri camla kapatmışlardı. Mağara gibi bir yerdi, camın arkasında kalan kısım. Islak ve nemliydi. Şaşırtıcı bir şekilde etkileyiciydi. İnsanın ağlayası geliyordu nedense. Fakat kokudan bayılmamaya çalışırken biraz zor oluyordu maneviyata yoğunlaşmak. Ne kokusu mu? Ayak! İçeri girerken ayakkabıları çıkarmak gerekiyordu. Ah keşke çorap giyip gelseymiş insanlar o kapalı ayakkabıları giyerken. İçerideki koku dayanılmazdı zira. 40 yıl açıkta kalıp küflenmiş bir peynir gibiydi.
Bir de oradaki insanların kaba ve batıl davranışlarına deyinmek lazım tabi. 
Camla çevrelenmiş, Hz. İbrahim'in doğduğu yerde ne yapılır? Camın önünde durup dua edilir değil mi? İçerisi çok kalabalık olmamasına rağmen kadının biri beni itip önüme geçti. Halbuki "Müsaade eder misiniz?" gibi söylenmesi çok kolay cümleler var. İnsanlar birazcık kibar davransa ne kaybederler ki? Üstelik bu yaptığının hiçbir anlamı da yoktu.
Gerçi cama yapışıp kolunu, ağzını sürmesini de hesaba katmalı. Batıl derken bunu kastetmiştim işte. Sonuçta herkes, orayı görmeye ve bir nebze ibadet etmeye gitmişti oraya. Ama yüzünü, kolunu cama dokunduran bir o teyzeyi gördüm ben. Aklından ne geçtiyse artık..
Bu manevi gezinin ardından çarşıları gezdik bir-iki saat kadar. Çarşılarda bulabileceğiniz başlıca üç şey: Şal, çay ve halı.
Gerçekten başka bir şey göremedim elle tutulur. Gerçi bizim yanımızdaki yabancı arkadaşlar kaçak çaya hayran kaldığı için baya bir zulaladılar ama çay yani, normal geliyor bana. 

Bu kadar gezip dolaşmalar, inip çıkmalardan sonra bünye acıktı tabi. Çardaklı Köşk diye bir restauranta gittik. Restaurant geniş odalardan oluşuyordu. Odalarda minderler ve yere yakın masalar vardı. Bildiğimiz yüksek masalar da vardı tabi. Ama biz turist olduğumuz için geleneklerini görmemiz açısından orayı önerdiler bize.
Sahi ortam çok güzeldi. Kalabalık bir grup olmamıza rağmen, oturma düzenimiz sayesinde hepimiz birbirimizle muhabbet edebildik. 
Yemeklere gelince, gayet güzeldi bence her şey. Yemek öncesinde verdikleri salataya bayıldım ama adını sormayı unuttum maalesef. Ana yemek olarak ortaya karışık kebap aldık. Sunuluş şekliyle baya gözüme girdi. 
Üstelik fiyatlar da çok uçuk değildi. Çok ideal bir fatura ile ayrıldık oradan. 

Sonrasında bir yere gittik ama çok önemsemedim. Zira ismini hatırlamıyorum bile. Sonsuz bir düzlüktü. Harran Ovası olsa gerek.
Orada ilgimi çeken tek şey şapkamsı evlerdi. Çok garipti, geçmişe ait olduğunu hatırladıkça içim ürperiyor hala. Ama güzeldi.

Son olarak bir de oranın insanları var, özellikle bilgiye ve sevgiye muhtaç çocukları... Ziyaretimiz sırasında hemen koşa koşa yanımıza gelip bulunduğumuz yerin geçmişini anlattılar. Kurumuş nohut tanelerinden yaptıkları süs eşyalarını gösterdiler. Hatta benim yanıma gelen çocuk bana hediye etti bir tane. Ne yazık ki çantamı arabada bırakmıştım, istemiyor olsa bile hiçbir şey veremedim çocuğa.
Küçücük elleriyle yaptığı o süsler, normalde bir dükkanda satılsa bakmadan geçerdim. Ama onun o emeği ve karşılıksız sevgisi beni çok duygulandırdı, itiraf etmeliyim. Onlar için en iyisini diliyorum. Umarım bulundukları durumdan hak ettikleri ve çok daha iyi bir konuma gelirler.
Hepimiz bunu umalım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder