Ya düşünüyorum da günümüzde bilgisayar, internet vb. bilmeyen, kullanmayan insan yok. Ben de öyleyim ama bazen bu bizimkinin nasıl bir hayat olduğunu anlamıyorum.
Facebooktayız, twitterdayız, bloggerdayız, tumblrdayız, yok gezenziymiş yok markafoniymiş yok bilmem ne.
Tamam biz, insanlar icat ettik bu meretleri ama sırf bu yüzden "atla üstüne cılkı çıkana kadar!" mantığıyla heba etmesek mi kendimizi?
Azıcık da gizlensek mi ki?
Tabi ki de hayır. Az önce Tumblra kaydoldum! nihohahaha
Neden sandalyelere "sandalye" diyoruz ki? İstesek sandalyeler çikolata, çikolatalar da sandalye olabilirdi. Çok garip.
29.8.10
26.8.10
Çakma Gourmet.
Kanayan Berliner yarama, Tchibo'dan aldığım kayısılı Berlinerle çare buldum. Fena değildi tadı. Aslında güzeldi de. Arasına kaymaklı dondurma koyunca tadından yiyemedim bile, oradan hesap edin.
Sondan geriye sarma durumu oldu bak şimdi. Berliner aldığım günden önceki gün(salı olsa gerek), Tıkıntı'ya gittim! Mekan biraz küçük ama ne zaman gitsem yer bulamıyorum, dolup taşıyor. Gerçi müşteriler haklı yani, mükemmel bir menüsü var. Mesela ben yeşil biberi çok sevmediğim halde, en bayılarak yediğim ve yeşil biberi bol yemek Tıkıntı'nın eseriydi. Şaheseriydi hatta: Portekiz usülü tavuk!
İçinde ne olduğunu anlayamadım ama lezzet sostan geliyordu. Soya sosu olabilir ama olmayabilir de. Süt de olabilir. Ya da böyle.. bir şey.. Aman neyse canım. Sonuç olarak inanılmaz güzeldi! Parmaklarımı yemek istedim. İstemekle kalmadım da! Salıdan beri canım düzenli olarak Portekiz usülü tavuk çekiyor. Haftasonunu iple çekiyorum o yüzden. Bir daha gideceğim. Bir daha yiyeceğim. Ölene kadar yiyebilirim. :)
Lezzetinin dışında ellerini korkak alıştırmamalarıyla ilgili de övebilirim mekanı. Porsiyonlar oldukça büyüktü. Hatta tabağı bitirebilen görülmemiş, diyorlar. Ama işte açken insanın önüne bir kamyon yemek gelse az der. Anca yedikten sonra anlayabilen aç gözlüleriz biz. Haftasonu gidersem mekanın birkaç fotoğrafını çekip eklerim. Dua edin de yemeğe kilitlenmeyeyim komple.
Dedim ya, sondan başa sarıyoruz. Tıkıntı'dan önceki gün ya da iki önceki gün Cafe Taraça'ya gittik ablamla. Yemekler konusunda övebilir miyim diye düşünüyorum şu an.. Açık konuşmak gerekirse Tıkıntı'dan önceki yemek geçmişimi hatırlamıyorum bile. (Antepeki kısımlar hariç tabi ki!) Ama fena değildi Taraça da. Özellikle mekan çok güzel dekore edilmişti. Gördüğüm en orjinal mekanlardan biriydi diyebilirim.
Yine de tavuklu Quesidillas yediğim halde, ton balık tadı almam eleştirilmesi gereken bir durum. Üstelik ablamın noodleının tadına baktım ve onu da çok fazla beğenmedim. Geçenlerde yeni açılmış bir Çin lokantasından istediğim çok da güzel olmayan noodledan pek bir farkı yoktu. Fotoğrafları direk sağ tıklayıp alamıyoruz siteden. Ben de yemek yemeye konsantre olduğumdan oradayken çekmeye yeltenmedim pek. O yüzden prt screen yapmakla uğraşamayıp linkledim direk. Denemelisiniz. En azından mekan görülmeye değer.
Taraça'ya gitmeden bir, iki gün önce de Aynalı Kahve'ye gittik, ablam ve birkaç arkadaşıyla. Çok güzel bir yerdi. Küçük ama eğlenceli ve sıcak! Gerçi içerisi çok küçük değildi ama biz dışarıda oturduk. Mekan çok güzel ve akıllıca dekore edilmişti. Masa ve sandalye takımlarının hepsi birbirinden farklı. Toplama olmaları çok muhtemel. Bunu bir eleştiri olarak almamalısınız tabi. Çok şirinlerdi. Üstelik farklı da olsalar bir noktada uyumları vardı. Yemeklere gelince, tostlarıyla ünlü olduğunu duydum ve menüye pek bakmadan tost sipariş ettim. O yüzden sıcaklar falan var mıydı çok hatırlamıyorum bile.
Menüye bakmadığım için, içinde olmasını istediğim malzemeleri direk söyleyerek verdim siparişimi ve adamlar getirdiler. Buradan benim gibi bilinçsiz bir müşteriyi bile iyi ağırladıkları için teşekkür ederim kendilerine. Gerçi oradaki işleyiş öyle gibiydi sanki. Kim ne istiyorsa koyup götürüyorlardı. Ben suçsuzum!
Menüyü ciddi anlamda hatırlamıyorum, belki öyle bir imkanı gerçekten veriyorlardır müşterilere yani. Neyse işte adamların tostları efsaneydi!
Ekmekleri kendileri yapıyorlarmış. Bundan kaynaklı olabilir diye de düşünmekteyim. Yalnız naneli ve zencefilli limonataları, bana her ne kadar güzel gelse de masadakiler tarafından çok şekerli olmakla suçlandı. Aldırış etmeyin onlara! :P
Mekanın sitesi yok, varsa da ben göremedim ve aramaya halim yok şu an. Beylerbeyi'nde bir yerlerde. Soruşturup bulabilirsiniz. Fotoğraf da çekmedim, sağdan soldan bulduklarımı koydum. Zaten iki tane. :P Denemeniz gereken yerlerden biri:
Sondan geriye sarma durumu oldu bak şimdi. Berliner aldığım günden önceki gün(salı olsa gerek), Tıkıntı'ya gittim! Mekan biraz küçük ama ne zaman gitsem yer bulamıyorum, dolup taşıyor. Gerçi müşteriler haklı yani, mükemmel bir menüsü var. Mesela ben yeşil biberi çok sevmediğim halde, en bayılarak yediğim ve yeşil biberi bol yemek Tıkıntı'nın eseriydi. Şaheseriydi hatta: Portekiz usülü tavuk!
İçinde ne olduğunu anlayamadım ama lezzet sostan geliyordu. Soya sosu olabilir ama olmayabilir de. Süt de olabilir. Ya da böyle.. bir şey.. Aman neyse canım. Sonuç olarak inanılmaz güzeldi! Parmaklarımı yemek istedim. İstemekle kalmadım da! Salıdan beri canım düzenli olarak Portekiz usülü tavuk çekiyor. Haftasonunu iple çekiyorum o yüzden. Bir daha gideceğim. Bir daha yiyeceğim. Ölene kadar yiyebilirim. :)
Lezzetinin dışında ellerini korkak alıştırmamalarıyla ilgili de övebilirim mekanı. Porsiyonlar oldukça büyüktü. Hatta tabağı bitirebilen görülmemiş, diyorlar. Ama işte açken insanın önüne bir kamyon yemek gelse az der. Anca yedikten sonra anlayabilen aç gözlüleriz biz. Haftasonu gidersem mekanın birkaç fotoğrafını çekip eklerim. Dua edin de yemeğe kilitlenmeyeyim komple.
Dedim ya, sondan başa sarıyoruz. Tıkıntı'dan önceki gün ya da iki önceki gün Cafe Taraça'ya gittik ablamla. Yemekler konusunda övebilir miyim diye düşünüyorum şu an.. Açık konuşmak gerekirse Tıkıntı'dan önceki yemek geçmişimi hatırlamıyorum bile. (Antepeki kısımlar hariç tabi ki!) Ama fena değildi Taraça da. Özellikle mekan çok güzel dekore edilmişti. Gördüğüm en orjinal mekanlardan biriydi diyebilirim.
Yine de tavuklu Quesidillas yediğim halde, ton balık tadı almam eleştirilmesi gereken bir durum. Üstelik ablamın noodleının tadına baktım ve onu da çok fazla beğenmedim. Geçenlerde yeni açılmış bir Çin lokantasından istediğim çok da güzel olmayan noodledan pek bir farkı yoktu. Fotoğrafları direk sağ tıklayıp alamıyoruz siteden. Ben de yemek yemeye konsantre olduğumdan oradayken çekmeye yeltenmedim pek. O yüzden prt screen yapmakla uğraşamayıp linkledim direk. Denemelisiniz. En azından mekan görülmeye değer.
Taraça'ya gitmeden bir, iki gün önce de Aynalı Kahve'ye gittik, ablam ve birkaç arkadaşıyla. Çok güzel bir yerdi. Küçük ama eğlenceli ve sıcak! Gerçi içerisi çok küçük değildi ama biz dışarıda oturduk. Mekan çok güzel ve akıllıca dekore edilmişti. Masa ve sandalye takımlarının hepsi birbirinden farklı. Toplama olmaları çok muhtemel. Bunu bir eleştiri olarak almamalısınız tabi. Çok şirinlerdi. Üstelik farklı da olsalar bir noktada uyumları vardı. Yemeklere gelince, tostlarıyla ünlü olduğunu duydum ve menüye pek bakmadan tost sipariş ettim. O yüzden sıcaklar falan var mıydı çok hatırlamıyorum bile.
Menüye bakmadığım için, içinde olmasını istediğim malzemeleri direk söyleyerek verdim siparişimi ve adamlar getirdiler. Buradan benim gibi bilinçsiz bir müşteriyi bile iyi ağırladıkları için teşekkür ederim kendilerine. Gerçi oradaki işleyiş öyle gibiydi sanki. Kim ne istiyorsa koyup götürüyorlardı. Ben suçsuzum!
Menüyü ciddi anlamda hatırlamıyorum, belki öyle bir imkanı gerçekten veriyorlardır müşterilere yani. Neyse işte adamların tostları efsaneydi!
Ekmekleri kendileri yapıyorlarmış. Bundan kaynaklı olabilir diye de düşünmekteyim. Yalnız naneli ve zencefilli limonataları, bana her ne kadar güzel gelse de masadakiler tarafından çok şekerli olmakla suçlandı. Aldırış etmeyin onlara! :P
Mekanın sitesi yok, varsa da ben göremedim ve aramaya halim yok şu an. Beylerbeyi'nde bir yerlerde. Soruşturup bulabilirsiniz. Fotoğraf da çekmedim, sağdan soldan bulduklarımı koydum. Zaten iki tane. :P Denemeniz gereken yerlerden biri:
Dansez-Vous!
I'm lost today, trying to find my way home. Walls torture my soul, they darken me. And darkness.. It stops me breathing.Shall I drive circles? Shall I dance? Don't know the answers.
I'm just high, singing old songs(nostalgia?) -taking my clothes off cause it's getting hot by now and they are heavy for this weak body of mine. They're like flames which sink into my soul and burns me down.
But hey.. There, in that forest, is a lake. First I'll walk on it. I need to toss my memories to the water then dance with the sky. I just wanna be free. How can I breathe in the deep? How dare, you expect me to!
Breathe, keep breathing. Wait, keep waiting. A boring monotone, isn't it?
Let's try a different way:
Put your wings on and dance! Drive circles around yourself. Fly your dress. Shout loudly with no reason. Talk to yourself. Smile. Walk alone. Sing along with the clown. Swear to the mankind. Admire the nature. Go naked. Do you still have any fear?
Then just dance. Feel the wind on your skin. Let it touch you. Fly your hair. Close your eyes. Greet the death. Dance for one last time you, puppet and die!
Enjoy it.
21.8.10
Tiersen
I'm so in love. Crazily. Truly. Madly. Deeply. With passion. With grief. With joy. Desperately.
And I'm heart broken. We should meet on the other side Yann.
And I'm heart broken. We should meet on the other side Yann.
19.8.10
Aklıma gelmişken..
Almanları ve bilumum İskandinavı her dakika bira içmesiyle biliyoruz ve hayran kalıyoruz ya "Bunlar içiyor, içiyor sarhoş olmuyor, alışmışlar" diye, yalan abi. Adamların hayatları kolpa.
Elmalıymış, armutluymuş derken aromaları katıp alkolünü seyreltiyorlar bu herifler bence biranın. Bir insan ilk kez içiyor olduğu halde 5 şişe biradan nasıl sarhoş olmaz? bkz. Sinem
Gerçi öncesinde gecenin yarısı yediğimiz ekstra yağlı pizzanın da etkisi olsa gerek ama o kadar da değil. Sarhoş olmak için fıçıya mı dalalım yani pizza yedik diye? Cık ben tutmadım o içkileri. Bizim Tuborg gibiydi hepsi, bol sulu.
O kadar işte. Gülü gülü.
Elmalıymış, armutluymuş derken aromaları katıp alkolünü seyreltiyorlar bu herifler bence biranın. Bir insan ilk kez içiyor olduğu halde 5 şişe biradan nasıl sarhoş olmaz? bkz. Sinem
Gerçi öncesinde gecenin yarısı yediğimiz ekstra yağlı pizzanın da etkisi olsa gerek ama o kadar da değil. Sarhoş olmak için fıçıya mı dalalım yani pizza yedik diye? Cık ben tutmadım o içkileri. Bizim Tuborg gibiydi hepsi, bol sulu.
O kadar işte. Gülü gülü.
Berliner
Bunlar da diğer bütün tatlı şeyler gibi benim bebeklerim! Tatlı düşkünlüğümden beni 100 kilo falan hayal etme olasılığınız yüksek ama öyle değilim. Aksine bu tatlı sevdamdan beklenilmeyecek kadar zayıfım. Neyse canım size ne kilomdan falan. Bana ne de hatta.
Biz benim şişko, puf, sevimli, can alıcı Berlinerlerime dönebilir miyiz pliiiiz?
Starbucks naptın sen ya?! Nasıl çekici Berlinerler onlar öyle. Ben geldiğimde hiç olmasın onlardan.
Hep mahrum bırakın beni e mi!
Yalnız bunlar resmen evlat gibi ya. Kıyamazsın yemeye. kalpkalp
Biz benim şişko, puf, sevimli, can alıcı Berlinerlerime dönebilir miyiz pliiiiz?
Starbucks naptın sen ya?! Nasıl çekici Berlinerler onlar öyle. Ben geldiğimde hiç olmasın onlardan.Hep mahrum bırakın beni e mi!
Yalnız bunlar resmen evlat gibi ya. Kıyamazsın yemeye. kalpkalp
15.8.10
Vantilatörizm
Sıcaklar dolayısıyla kaç hafta yana yakıla vantilatör aradığımı bilirim, ne hallere düştüğümü, ne acılar çektiğimi Siz de bilin istedim, işiniz ne :P
Marketlerdekileri bitiren halkımıza aldırış etmeden o avm senin, bu benim hesabıyla her yeri aradım karış karış. Gecemi gündüzüme kattım internetten araştırdım. Fiyatların bir günde nasıl yükseldiğine şahit oldum. Tam alacak oldum, bir başkası atladı ve sonuncuyu aldı. Artık Leyla-su moduna geçmişken babam olaya el attı. Teee Anteplerden bir telefonla halletti işi. -Babamın bu özelliğine hastayım. kalpkalp- Babamın telefonu sayesinde AliManisa kod adlı süper market, müşterilerden sinsice gizlediği o vantilatörlerden bir tanesini depodan çıkarmak zorunda kaldı. (Hahhay böyle alırlar işte adamın elinden vantilatörünü)
Vantilatörü aldım, ama aldığımda nasıl mutlu oldum görmeliydiniz. Sanki dünyadaki ilk ve tek vantilatörü ben almışım gibi salına salına yürümeye, etraftaki insanların iki eliyle kafasını tutup ağızlarını açıp bana baktıklarını hatta özendiklerini hayal etmeye giriştim direk. Kadının biri beni vantilatörü havalı havalı taşırken görüp gülmeye başladı. Adımları yavaşladı. Durdu önümde sırıta sırıta baktı. İşte o an gerçekliğe döndüm: "Lan, çok mu abarttım yoksa?"
Sonra kadın kendi yoluna gitti, ben de garanti belgesini onaylatmak üzere kendi yoluma. Gittim, imzalattım derken bir döndüm arkamı kadın orada dikilmiş bana bakıyor! Önce bir tırstım ama kadın şirin şirin gülerek yanıma yaklaşıp "Şey, onu nereden aldınız acaba?" diye sorunca içim eridi, vantilatörü kadına veresim bile geldi. -Tabi ki de bu bir yalandı.- Kadına anlattım, Entep'in yarısı bizim dedim. Ama şansını denemesi için de gazı verdim yine. Artık en son naptı bilmiyorum.
Neyse vantilatörü getirdim eve kurdum, her dakika her saat açıp keyfine vardım falan filan derken ben bu vantilatör tarafından yorulduğumu fark ettim. Ne zaman açsam uykumu getiriyor meret. Sonra uyuyunca ya da uyuyakalınca uyanma kısmım çok acılı oluyor. Boğazım ağrıyor, gözlerim kıpkırmızı oluyor. Bu dost görünümlü düşman, vantilatör, beni aşırı derecede halsiz bırakıyor. Ve şu an her seferinde 'son yılların en sıcak yılı' dedikleri o yıllardan birinde, boynumda atkı sarılı bir şekilde oturuyorum. Hayat bana sürprizler yapmaktan çekinmiyor anlayacağınız. Darısı başınıza desem, kötü niyetli olduğumu düşünmezsiniz di mi? Aman çok da umrumda istiyorsanız düşünün. Ben çekeyim siz çekmeyin, olmaz öyle şey. :P
Dip Not: Bir önceki blogumda "don't be dramatic"i işaretleyen okuyucuya selamlar. I know what you did last summer! Tamam mı?!
Marketlerdekileri bitiren halkımıza aldırış etmeden o avm senin, bu benim hesabıyla her yeri aradım karış karış. Gecemi gündüzüme kattım internetten araştırdım. Fiyatların bir günde nasıl yükseldiğine şahit oldum. Tam alacak oldum, bir başkası atladı ve sonuncuyu aldı. Artık Leyla-su moduna geçmişken babam olaya el attı. Teee Anteplerden bir telefonla halletti işi. -Babamın bu özelliğine hastayım. kalpkalp- Babamın telefonu sayesinde AliManisa kod adlı süper market, müşterilerden sinsice gizlediği o vantilatörlerden bir tanesini depodan çıkarmak zorunda kaldı. (Hahhay böyle alırlar işte adamın elinden vantilatörünü)
Vantilatörü aldım, ama aldığımda nasıl mutlu oldum görmeliydiniz. Sanki dünyadaki ilk ve tek vantilatörü ben almışım gibi salına salına yürümeye, etraftaki insanların iki eliyle kafasını tutup ağızlarını açıp bana baktıklarını hatta özendiklerini hayal etmeye giriştim direk. Kadının biri beni vantilatörü havalı havalı taşırken görüp gülmeye başladı. Adımları yavaşladı. Durdu önümde sırıta sırıta baktı. İşte o an gerçekliğe döndüm: "Lan, çok mu abarttım yoksa?"
Sonra kadın kendi yoluna gitti, ben de garanti belgesini onaylatmak üzere kendi yoluma. Gittim, imzalattım derken bir döndüm arkamı kadın orada dikilmiş bana bakıyor! Önce bir tırstım ama kadın şirin şirin gülerek yanıma yaklaşıp "Şey, onu nereden aldınız acaba?" diye sorunca içim eridi, vantilatörü kadına veresim bile geldi. -Tabi ki de bu bir yalandı.- Kadına anlattım, Entep'in yarısı bizim dedim. Ama şansını denemesi için de gazı verdim yine. Artık en son naptı bilmiyorum.Neyse vantilatörü getirdim eve kurdum, her dakika her saat açıp keyfine vardım falan filan derken ben bu vantilatör tarafından yorulduğumu fark ettim. Ne zaman açsam uykumu getiriyor meret. Sonra uyuyunca ya da uyuyakalınca uyanma kısmım çok acılı oluyor. Boğazım ağrıyor, gözlerim kıpkırmızı oluyor. Bu dost görünümlü düşman, vantilatör, beni aşırı derecede halsiz bırakıyor. Ve şu an her seferinde 'son yılların en sıcak yılı' dedikleri o yıllardan birinde, boynumda atkı sarılı bir şekilde oturuyorum. Hayat bana sürprizler yapmaktan çekinmiyor anlayacağınız. Darısı başınıza desem, kötü niyetli olduğumu düşünmezsiniz di mi? Aman çok da umrumda istiyorsanız düşünün. Ben çekeyim siz çekmeyin, olmaz öyle şey. :P
Dip Not: Bir önceki blogumda "don't be dramatic"i işaretleyen okuyucuya selamlar. I know what you did last summer! Tamam mı?!
14.8.10
People, they make me sick!
En yakın arkadaşınız dediğiniz insan, erkek arkadaşınız ya da daha fazlası..
Bütün bu insanlar aşırı ego yüklenmesine mi tabi olmuş nedir, anlamıyorum! İki kişinin ve ya daha fazlasının dahil olduğu ilişkilerde illa ki hep bir bok çıkıyor. Çıkıyor arkadaş yani. Bütün zevkleriniz, hobileriniz aynı olsun hatta isterseniz ruh ikizim dediğiniz insanla bir şeyler paylaşıyor olun fark etmez. İşin içine bir noktadan sonra yalan, kıskançlık, ego bir şekilde giriyor. Ve bu benim artık canımı sıkmaya başladı. Ciddi anlamda.
İlişki dediğin şey fedakarlık bazlıdır. Bu yüzden birileri için kendimden bir şeyleri feda etmek değildi bana koyan hiçbir zaman. Sadece karşılığını alamamaktı. Karşılık da vermesin hadi eyvallah ama değer bilsin arkadaş. Arkanı döndüğünde taklalar atıp, yüzüne baktığında bel ağrısından yataklara düşmesin. Yalanlar olmasın, düşüncesizlikler falan. Yemin ediyorum boku çıktı bu işlerin. İnsan ilişkilerinden soğudum ya. Hep söylerim dünyaya salyangoz olarak gelmek varmış. Ne bu böyle vefasızlıktan, kıskançlıktan falan çektiğim?
Ben ki ne kimseyi umursayan, ne problemleri ipleyen insanımdır ama şu noktaya getirildim yani.
Neyse sonuç olarak çıkın hayatımdan insanlar. Ben her gün ışığa gelip beni rahatsız eden yeşil böceklerimle bile daha mutluyum sizle olduğumdan.
Ya da beni İstanbul'un 53 derecesinde salonda mahsur bırakan garip iğneli, uçan canlılarla. O kadar ki kötüsünüz yani hesap edin. Gerisi de bik bik bik.
Bütün bu insanlar aşırı ego yüklenmesine mi tabi olmuş nedir, anlamıyorum! İki kişinin ve ya daha fazlasının dahil olduğu ilişkilerde illa ki hep bir bok çıkıyor. Çıkıyor arkadaş yani. Bütün zevkleriniz, hobileriniz aynı olsun hatta isterseniz ruh ikizim dediğiniz insanla bir şeyler paylaşıyor olun fark etmez. İşin içine bir noktadan sonra yalan, kıskançlık, ego bir şekilde giriyor. Ve bu benim artık canımı sıkmaya başladı. Ciddi anlamda.
İlişki dediğin şey fedakarlık bazlıdır. Bu yüzden birileri için kendimden bir şeyleri feda etmek değildi bana koyan hiçbir zaman. Sadece karşılığını alamamaktı. Karşılık da vermesin hadi eyvallah ama değer bilsin arkadaş. Arkanı döndüğünde taklalar atıp, yüzüne baktığında bel ağrısından yataklara düşmesin. Yalanlar olmasın, düşüncesizlikler falan. Yemin ediyorum boku çıktı bu işlerin. İnsan ilişkilerinden soğudum ya. Hep söylerim dünyaya salyangoz olarak gelmek varmış. Ne bu böyle vefasızlıktan, kıskançlıktan falan çektiğim?
Ben ki ne kimseyi umursayan, ne problemleri ipleyen insanımdır ama şu noktaya getirildim yani.
Neyse sonuç olarak çıkın hayatımdan insanlar. Ben her gün ışığa gelip beni rahatsız eden yeşil böceklerimle bile daha mutluyum sizle olduğumdan.
Ya da beni İstanbul'un 53 derecesinde salonda mahsur bırakan garip iğneli, uçan canlılarla. O kadar ki kötüsünüz yani hesap edin. Gerisi de bik bik bik.
13.8.10
Kendimi Çürütüyorum.
Yok, yok öyle depresyona girip kendimi dondurmaya, çikolataya vurup evden çıkmama gibi absürd davranışlar içerisinde değilim. Fosilleşmiyorum yani.
Çürüttüğüm şey tezim. İki önceki blogumda yemek yapmanın benim için bir zevk olmadığından bahsetmiştim ya hani, büyük konuşmak adamı duvara nasıl toslatırmış bu sayede öğrendim.
2 gündür bayıla bayıla yemek yapıyorum. Her dakika internetten tarif bakıyorum falan. İyice mala bağladım. Bunlarla uğraşacağıma müzikle, filmlerimle falan bütünleşsem daha hoş olur aslında. Zira yemeği yap ye, yap ye nereye kadar? Bünye de bir yere kadar bünye. Bir noktadan sonra kiloyu almayı çok iyi biliyor meret.
Her neyse sonuç olarak bütün tariflerden ve yemeklerden özür diliyorum. Yemek yapmak da en az tatlı yapmak kadar zevkliymiş.
Birkaç malzemeden ortaya kendi eserini çıkarmak insana kendini iyi hissettiriyor. Denemeyen kalmasın!
Çürüttüğüm şey tezim. İki önceki blogumda yemek yapmanın benim için bir zevk olmadığından bahsetmiştim ya hani, büyük konuşmak adamı duvara nasıl toslatırmış bu sayede öğrendim.
2 gündür bayıla bayıla yemek yapıyorum. Her dakika internetten tarif bakıyorum falan. İyice mala bağladım. Bunlarla uğraşacağıma müzikle, filmlerimle falan bütünleşsem daha hoş olur aslında. Zira yemeği yap ye, yap ye nereye kadar? Bünye de bir yere kadar bünye. Bir noktadan sonra kiloyu almayı çok iyi biliyor meret.
Her neyse sonuç olarak bütün tariflerden ve yemeklerden özür diliyorum. Yemek yapmak da en az tatlı yapmak kadar zevkliymiş.
Birkaç malzemeden ortaya kendi eserini çıkarmak insana kendini iyi hissettiriyor. Denemeyen kalmasın!
12.8.10
Hail Satan!
Güne Dimmu Borgir ile başlamak ne kadar sevimli tahmin edemezsiniz.
Bu sabah ablamdan bir telefonla uyandım. Hanımın aklına Dimmu'nun bir şarkısı takılmış. Ben de zamanında adamların müptelası olduğum için "Mırıldanmasan bile bulurum ben yeaaa" modunda atladım direk. -Gerçi sonra özel güçlerimi sadece astral seyahatlerimde(kompleks düşünmeyin rüyalarımdan bahsediyorum) kullanabildiğim geldi aklıma, dolayısıyla ablam da "nınınını" şeklinde kodladı şarkıyı.-
Hatırlamış gibi yaptım, çünkü o kadar zaman sevgiyle, aşkla dinlediğim bir grubun şarkısını bilmemek benim için portrait of shame gibi bir şeydi. Ve evet, artık ona sahibim.
Hatırladım derken bir yandan yana yana şarkıyı aradım ama bulamadım maalesef. Sonra da Dimmu'yu kapatıp hemen Radiohead açasım geldi.
Bendeki bu 540 derecelik dönüş inanılmaz. Bazen hiç sevmiyorum şu hallerimi. "Ulan nereye gitti eski metalci Mel? Nerede o Mdb'nin yollarına gül döşeyen kız?!" diyorum. "Hani daha Wacken'a gidiciydik?" bile diyorum hatta oradan hesap edin.
Metalci olduğum dönemlerde o kadar seksiydim ki ahh...
Bir kere kalabalık bir öğrenci grubu askeri okulda okuduğumu sanmıştı. Ki askerler, çatık kaşlı bakışlar, disiplin falan benim için çok çekici şeylerdir. O eblek insanlar beni muhtemel bir asker sandığında eriyip akmıştım.
Bu yazıyı yazarken de düşüncelerimi değiştirmeye başladım sanırım. Yine Oxsları çekip, vivienne westwood'a koyasım geldi bak. Evet, evet mantıklı!
Zaten metalciyken hayat daha ucuz. C.Laboutin'e sadece bakarak geçirilen hayat, hayat değil lan. 795 dolara çanta mı olurmuş hiç?(V.W.) Pis moda kafalılar sizi.
Headbang yapmanın zevki de hiçbir şeye değişilmez hem!
Metalci olmanın en kötü yanı içinde olduğun camianın öküzlük derecesinde pis olması ve bunu "Metalci adam pis olur!" mantalitesine yüklemesi.
Daha salak bir düşünce tarzı olamaz arkadaş. Temizlik dediğin şey kişiliktir. Bu, koduğumun çakma metalcisinin yarattığı karşı durma eylemi çok saçma. Kesin Fransızdır bunu başlatan imne.
Neyse metalci değilken de güzel hayat ya.
Hayat, bende kaldığı sürece hep güzel gerçi. Pollyanna yakinim olur.
Öptüm. Çok sevecenim şu an. Boynum hangi açıyla acı çekiyor onu bile hesaplayamıyorum. O yüzden kısa keseyim. Elbet editlerim bir ara.
Bu sabah ablamdan bir telefonla uyandım. Hanımın aklına Dimmu'nun bir şarkısı takılmış. Ben de zamanında adamların müptelası olduğum için "Mırıldanmasan bile bulurum ben yeaaa" modunda atladım direk. -Gerçi sonra özel güçlerimi sadece astral seyahatlerimde(kompleks düşünmeyin rüyalarımdan bahsediyorum) kullanabildiğim geldi aklıma, dolayısıyla ablam da "nınınını" şeklinde kodladı şarkıyı.-
Hatırlamış gibi yaptım, çünkü o kadar zaman sevgiyle, aşkla dinlediğim bir grubun şarkısını bilmemek benim için portrait of shame gibi bir şeydi. Ve evet, artık ona sahibim.
Hatırladım derken bir yandan yana yana şarkıyı aradım ama bulamadım maalesef. Sonra da Dimmu'yu kapatıp hemen Radiohead açasım geldi.
Bendeki bu 540 derecelik dönüş inanılmaz. Bazen hiç sevmiyorum şu hallerimi. "Ulan nereye gitti eski metalci Mel? Nerede o Mdb'nin yollarına gül döşeyen kız?!" diyorum. "Hani daha Wacken'a gidiciydik?" bile diyorum hatta oradan hesap edin.
Metalci olduğum dönemlerde o kadar seksiydim ki ahh...
Bir kere kalabalık bir öğrenci grubu askeri okulda okuduğumu sanmıştı. Ki askerler, çatık kaşlı bakışlar, disiplin falan benim için çok çekici şeylerdir. O eblek insanlar beni muhtemel bir asker sandığında eriyip akmıştım.
Bu yazıyı yazarken de düşüncelerimi değiştirmeye başladım sanırım. Yine Oxsları çekip, vivienne westwood'a koyasım geldi bak. Evet, evet mantıklı!
Zaten metalciyken hayat daha ucuz. C.Laboutin'e sadece bakarak geçirilen hayat, hayat değil lan. 795 dolara çanta mı olurmuş hiç?(V.W.) Pis moda kafalılar sizi.
Headbang yapmanın zevki de hiçbir şeye değişilmez hem!
Metalci olmanın en kötü yanı içinde olduğun camianın öküzlük derecesinde pis olması ve bunu "Metalci adam pis olur!" mantalitesine yüklemesi.
Daha salak bir düşünce tarzı olamaz arkadaş. Temizlik dediğin şey kişiliktir. Bu, koduğumun çakma metalcisinin yarattığı karşı durma eylemi çok saçma. Kesin Fransızdır bunu başlatan imne.
Neyse metalci değilken de güzel hayat ya.
Hayat, bende kaldığı sürece hep güzel gerçi. Pollyanna yakinim olur.
Öptüm. Çok sevecenim şu an. Boynum hangi açıyla acı çekiyor onu bile hesaplayamıyorum. O yüzden kısa keseyim. Elbet editlerim bir ara.
11.8.10
Dessert!
Kısmetlerimi kapamayayım (:P) ama açık konuşmak gerekirse yemek yapmakla pek aram yoktur. Karın doyurmak için yemek yapabilirim ama bu benim için bir hobi ya da zevk falan değildir.
Amaaaaa tatlı yapmaya bayılırım! Yemeye de! Özellikle sütlü tatlıları çok severim. Gerçi Antep'in o canım, o mis baklavası, katmeri, kadayıfı da es geçilecek gibi değil ama sütlü tatlılarla olan samimiyetim biraz da her an yiyebileceğim tarzda ve şerbetlilere oranla daha sağlıklı olmalarından. Tabi sütlü, şerbetli diye sadece ikiye ayırmamak gerekiyor. Bir de kek-pasta tarzı şeyler var. (Ahh kalpkalp..)
Cupcake ve muffinlerle olan takıntımı herkes bilir. Zaten blog dizaynımdan da anlamak çok zor olmasa gerek.Cece ile muffin, Günseli ile cupcake deneyimlerimizden sonra sıra artık bir şeyleri tek başıma yapmakta.
Gerçi zaten pastayı, keki daha önce yaptığım oldu. Ama biraz daha ileri gidip Panna Cotta, incir tatlısı gibi sütlü tatlıları aldım yapılacaklar listeme.
Aslında kekten, pastadan sütlü tatlılara geçiş ileriye gitmenin tersine zordan basite geçmek gibi bir şey ama zevkli arkadaş. Çıldırıyorum şu an onları yapmak, sonra da yemek için.
İşte böyle yani. Ben tatlı tutkunu bir insanım. Ahh burnuma gaipten tatlılardaki vanilya ya da şekerle karışmış o güzelim süt kokusu geliyor..
Amaaaaa tatlı yapmaya bayılırım! Yemeye de! Özellikle sütlü tatlıları çok severim. Gerçi Antep'in o canım, o mis baklavası, katmeri, kadayıfı da es geçilecek gibi değil ama sütlü tatlılarla olan samimiyetim biraz da her an yiyebileceğim tarzda ve şerbetlilere oranla daha sağlıklı olmalarından. Tabi sütlü, şerbetli diye sadece ikiye ayırmamak gerekiyor. Bir de kek-pasta tarzı şeyler var. (Ahh kalpkalp..)Cupcake ve muffinlerle olan takıntımı herkes bilir. Zaten blog dizaynımdan da anlamak çok zor olmasa gerek.Cece ile muffin, Günseli ile cupcake deneyimlerimizden sonra sıra artık bir şeyleri tek başıma yapmakta.
Gerçi zaten pastayı, keki daha önce yaptığım oldu. Ama biraz daha ileri gidip Panna Cotta, incir tatlısı gibi sütlü tatlıları aldım yapılacaklar listeme.
Aslında kekten, pastadan sütlü tatlılara geçiş ileriye gitmenin tersine zordan basite geçmek gibi bir şey ama zevkli arkadaş. Çıldırıyorum şu an onları yapmak, sonra da yemek için.
İşte böyle yani. Ben tatlı tutkunu bir insanım. Ahh burnuma gaipten tatlılardaki vanilya ya da şekerle karışmış o güzelim süt kokusu geliyor..
10.8.10
Sema Teyze
Şu an feci uykum var. Gözlerimde bir yorgunluk var daha doğrusu. Göz kapaklarım yerçekimine karşı koyamıyor.
Hava da sıcak. Vantilatör almaya kasıyorum ama alamıyorum, ne zaman gitsem sonuncuyu alan insanla papaz oluyorum çünkü. Bir şekilde önüme geçip alıyorlar o mereti. Sanırım en iyisi kapıda bekleyip zaman tutmak. Evet, sadece bir vantilatör için!
Ayrıca yarın ramazanın ilk günü. Bu bir klişe ama çok mutluyum. Gerisini yarın anlatırım. Zamandan bol bir şeyim yok şu sıralar.
Az önce çirkef bir kedi, şıllık bir ses tonuyla çığlık attı. Hah bak yine yaptı! Kedi mi ki bu ya? Nasıl bir yaratık böyle çığlık atar. :$
Neyse işte konudan konuya atlamak böyle bir şey. Daldan dala diyen teyzemiz kimdi ya? Sema mıydı adı? Hmm?
Hava da sıcak. Vantilatör almaya kasıyorum ama alamıyorum, ne zaman gitsem sonuncuyu alan insanla papaz oluyorum çünkü. Bir şekilde önüme geçip alıyorlar o mereti. Sanırım en iyisi kapıda bekleyip zaman tutmak. Evet, sadece bir vantilatör için!
Ayrıca yarın ramazanın ilk günü. Bu bir klişe ama çok mutluyum. Gerisini yarın anlatırım. Zamandan bol bir şeyim yok şu sıralar.
Az önce çirkef bir kedi, şıllık bir ses tonuyla çığlık attı. Hah bak yine yaptı! Kedi mi ki bu ya? Nasıl bir yaratık böyle çığlık atar. :$
Neyse işte konudan konuya atlamak böyle bir şey. Daldan dala diyen teyzemiz kimdi ya? Sema mıydı adı? Hmm?
7.8.10
Hot Chocolate
Uzun zaman önce "Yeryüzünden buharlaşmak istiyorum, atmosferde daha mutlu olabilirim." diye tweetleyivermiştim twitterda.
Allah sesimi mi duydu nedir? Ama yanlış duymuş duyduysa da. Ben süblimleşmek istemiştim. Önce eriyip sonra kaynayıp sonra buharlaşmak yoktu planlarım ve dileklerim arasında.
Sadece direk uzay boşluğuna yükselmek, orada böyle deli gibi koşmak istiyordum. Yok ama yani, madem böylesi olacak o zaman şaka yapmıştım ben diyeyim.
Her dakika litrelerce su kaybetmek eğlenceli değil!
Allah sesimi mi duydu nedir? Ama yanlış duymuş duyduysa da. Ben süblimleşmek istemiştim. Önce eriyip sonra kaynayıp sonra buharlaşmak yoktu planlarım ve dileklerim arasında.
Sadece direk uzay boşluğuna yükselmek, orada böyle deli gibi koşmak istiyordum. Yok ama yani, madem böylesi olacak o zaman şaka yapmıştım ben diyeyim.
Her dakika litrelerce su kaybetmek eğlenceli değil!
5.8.10
Fahrenheit, Celsius'u döver.
Sıcaklar iyice bastırdı arkadaş, ne bu böyle ya?!
1 hafta öncesine kadar insanlara "İstanbul'da hava güzel lem, orada sıcak mı yoksa?" diyordum. Hatta çok ileriye gitmeye gerek yok sabah yağmur serpiştirdi, bir ara rüzgardan kapılar çarptı ama bana mısın demiyor bu havalar. Londra gibi olduk vesselam. (bkz. bir ara yağmur yağıyor, ardından kuşlar sıcaktan erime derecesine geliyor)
Sanırım çarpıldım. Ve itiraf ediyorum, hepsi benim suçum. Zaten bu blogu da suçluluk duygumla başa çıkamadığımdan yazdım.
Aslında havaların benim yüzümden böyle olduğunu bu kadar open to public bir yerde açıklasam mı diye çok tereddüt ettim ama ben sizin için freaky bir appledan ötesi olmadığımdan uyurken hayatımı korumak gibi bi derdimin olmayacağını düşünüyorum. Sapıtıp aypi(evet biliyorum IP) adresimden bulmaya kalkmazsınız ev adresimi falan herhalde. Yok canım, onu yapacak kadar düşman olmadık daha.
Gerçi 45 dakika önce girdiğimiz gün içinde hissedilen sıcaklık 53 dereceye kadar varacakmış burada. Ama bunun için beni suçlamak yerine 70 dereceyle günü geçirmeye çalışan Adana halkını düşünüp sizden daha şanssız olanları hatırlamak daha mantıklı ve vicdanlı olur.
Ayrıca kimse kusura bakmasın ortada kızacak biri varsa o da benim zaten. Siz deli gibi elektrik tüketin, karbondioksit salınımı yapın, toplu taşıma kullanmak yerine kendinize beşer onar tane araba alın, ormanları yok edip golf sahası yapın kısacası doğanın dengesine sıçın, sonra da sırf "gülme komşuna, gelir başına" mantığıyla suçu bana atın. Yok öyle bir dünya. -Ben de teknoloji çağının bir parçasıyım ama arabam yok, ağaç falan da kesmiyorum. O yüzden kızdım. Saydırmayın hemen. -
Gerçi kimse böyle bir ithamla da gelmedi yanıma, paranoyak mıyım neyim ayol?
Bence sıcaklık yavaş yavaş etkisini göstermeye başladı. Eriyorum. Yeminle.
1 hafta öncesine kadar insanlara "İstanbul'da hava güzel lem, orada sıcak mı yoksa?" diyordum. Hatta çok ileriye gitmeye gerek yok sabah yağmur serpiştirdi, bir ara rüzgardan kapılar çarptı ama bana mısın demiyor bu havalar. Londra gibi olduk vesselam. (bkz. bir ara yağmur yağıyor, ardından kuşlar sıcaktan erime derecesine geliyor)
Sanırım çarpıldım. Ve itiraf ediyorum, hepsi benim suçum. Zaten bu blogu da suçluluk duygumla başa çıkamadığımdan yazdım.
Aslında havaların benim yüzümden böyle olduğunu bu kadar open to public bir yerde açıklasam mı diye çok tereddüt ettim ama ben sizin için freaky bir appledan ötesi olmadığımdan uyurken hayatımı korumak gibi bi derdimin olmayacağını düşünüyorum. Sapıtıp aypi(evet biliyorum IP) adresimden bulmaya kalkmazsınız ev adresimi falan herhalde. Yok canım, onu yapacak kadar düşman olmadık daha.
Gerçi 45 dakika önce girdiğimiz gün içinde hissedilen sıcaklık 53 dereceye kadar varacakmış burada. Ama bunun için beni suçlamak yerine 70 dereceyle günü geçirmeye çalışan Adana halkını düşünüp sizden daha şanssız olanları hatırlamak daha mantıklı ve vicdanlı olur.
Ayrıca kimse kusura bakmasın ortada kızacak biri varsa o da benim zaten. Siz deli gibi elektrik tüketin, karbondioksit salınımı yapın, toplu taşıma kullanmak yerine kendinize beşer onar tane araba alın, ormanları yok edip golf sahası yapın kısacası doğanın dengesine sıçın, sonra da sırf "gülme komşuna, gelir başına" mantığıyla suçu bana atın. Yok öyle bir dünya. -Ben de teknoloji çağının bir parçasıyım ama arabam yok, ağaç falan da kesmiyorum. O yüzden kızdım. Saydırmayın hemen. -
Gerçi kimse böyle bir ithamla da gelmedi yanıma, paranoyak mıyım neyim ayol?
Bence sıcaklık yavaş yavaş etkisini göstermeye başladı. Eriyorum. Yeminle.
4.8.10
Aspettami
Yer imlerimi düzenlemedim. Hatta işimi zorlaştıracak bir sürü site daha ekledim. Umursamıyorum ama.
Şu an Pink Martini'den Aspettami dinliyorum ve bittikçe başa sarmakla meşgulüm. Öff be, bu kadar güzel olur mu bir şarkı?..
Oluyorsa da karşıma çıkma konusunda zamanlaması bu kadar iyi olmasın. Lütfen! Sonra evi toplayıp, film izleyip, suluboya yapma, Sarp ile buluşma gibi planlarımı çöpe atasım geliyor.
Aspettami-Pink Martini
Şu an Pink Martini'den Aspettami dinliyorum ve bittikçe başa sarmakla meşgulüm. Öff be, bu kadar güzel olur mu bir şarkı?..
Oluyorsa da karşıma çıkma konusunda zamanlaması bu kadar iyi olmasın. Lütfen! Sonra evi toplayıp, film izleyip, suluboya yapma, Sarp ile buluşma gibi planlarımı çöpe atasım geliyor.
Aspettami-Pink Martini
3.8.10
Callous Sun
Yazacağım şeyden tamamen bağımsız olarak "Change is good. Life is good." diyesim geldi. Öyleyse: Change is good. Life is better. (Şimdi de bunu söyleyesim geldi.)Az önce yer imlerimi düzenlemek gibi tarihi bir karar verdim. Bu kararı vermemi sağlayansa takip ettiğim tumblrları klasöre sürüklemeye çalışırken aradan bir saatin geçtiğini fark etmem oldu. Baktım bu kadar düzensiz olmaz bu işler, bende de zamandan bol başka bir şey yok düzenleyeyim dedim, evet.
Buyrun siz de o sırada şenlenin:
Loin Des Villes
2.8.10
Farewell
Bugün sokaklar sessiz. Yolların sonu yok. Etraf kalabalık ama ses yok.Vücutlar var. Ruhlar yok.
Boyalar akarak siliniyor tablolardan. Beyazlar kalıyor, boş ve anlamsız olan.
Bugün insanlar art arda, sıralar halinde dizilmiş seni uğurluyor. Ruhunu azat ediyorlar. Gözyaşlarını akıttıkları denize bırakıyorlar bedenini; usulca, renkler olmadan, tabuttan bir sandalın içinde.
Sen gidiyorsun, bir başkası geliyor. Sen geçiyorsun, hayat kalıyor.
Bastığın topraklara yüzler basıyor, belki de binler. Ama yağmur yağıyor ve alıp götürüyor tüm izleri, kimse iz bırakamıyor. Herkes silinip gidiyor yeryüzünden.
Ve biz buna diyoruz hayat diye.
Bak, şu an yağmur ıslatıyor tenini ama sen fark etmiyorsun. Acılardan biçmişsin kendine güzel bir yağmurluk. Her daim üstünde. Bu yanlış geliyor sana aslında ama çıkaramıyorsun, çünkü acılar hiç bitmiyor. Onlar seni bitiriyor. Hepsi çok kırmızı, bedenini tüketiyorlar. Ve sen toprağa biraz daha yaklaştıkça, yağmur damlaları bedenini delip geçiyor, ruhun ıslanmaya başlıyor.
Uyuşuyorsun ve biri elinden tutuyor tam o sırada. Ona güveniyor ve teslim ediyorsun kendini, arttırdıklarından geriye kalan her şeyinle. Sonra bir bakmışsın dünya geride kalmış, sen öndesin. Tek başına, yağmurdan ıslanmış ve soğukta.
Kapı ve ya kapılar yok bu sefer. Uçsuz bir düzlüktesin. Koşuyorsun ama köşeler yok. Çıkış yok, hayat yok. Tek başına ve sıkışmışsın.
O zaman anlıyorsun ki gece son kez uyumuşsun, sabah son kez uyanmışsın. Sen artık yaşamıyorsun ama ölmemişsin de. En azından bir süreliğine..
İyi uykular güzel kız!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


