27.7.10

Weekend Pancakes!

-Ne zamandır yazacağım şu blogu yahu peh bana. Bildiğin üşengecim.-

Ablamla yaşamamın en güzel yanlarından biri de, her ne kadar gün boyu evi toplayıp temizlemekle uğraşsam da, gün sonunda onun eve gelip güzel elleriyle yaptığı yemekler sayesinde karnımın doyacağını bilmek!
Mesela geçenlerde bir makarna yaptı ki hatun off.. Fenaydı. Güzeldi. Hoştu. Mikemmeldi.
Sos yapmaya hali olmadığı için öyle sade sade bıraktı, ben sonradan yanına inegöl köfte yaptım, üzerine peynir rendeleyip serptım falan ama onun o sade hali bile o kadar mükemmeldi ki, hayatımda yediğim en lezzetli makarnaydı sanırım. İtalyan aşçılar halt etsin yani. (Aşçı-ahçı tartışmasından uzak tutuyorum kendimi. Bana göre aşçı arkadaşım, ahçı ne?!)

Neyse işte geçen cuma niyetlendik "Yarın uyanalım erkenden de pankek yapalım!" diye. Cumartesi kalktık erkenden kahvaltı masasını hazırlamaya koyulduk. Tabi o pankeki yaptı, pişirdi ben arkasını topladım -as always-. O domatesleri, salamları doğradı ben bulaşıkları yıkadım. -Hayır aslında şikayetçi değilim, zira benim el yatkınlığım yok pek yemek yapmaya, her ne kadar Entepli olsam da-
En sonunda pankeklerimizi yaptık, üzerine reçelleri döktük masayı hazırladık yiyoruz derken cumartesine güzel bir kahvaltıyla başladık. Ben de siz orada "Pankek miiii? Ben de!" diye acı çekin diye bundan blog yazmaya karar verdim. Buyrun işte ziyafet:


Tarifini isteyen varsa yorum bıraksın, özel olarak ilgileneceğim sizlerle.

Öptüm anacım,

Stay alive!

26.7.10

Edessa(Şanlıurfa)

Geçenlerde bir grupla kalktık günübirlik Şanlıurfa'ya gittik. Geçenlerde dediğim de baya bir oldu aslında ama paylaşmadan geçemeyeceğim:

Yolda ilk durağımız Birecik oldu. Kelaynakların korunduğu mekana gittik önce. Çok bir olayı yoktu gittiğimiz yerin, çok bir şey yapmadık yani. Ama kelaynaklar çok şirindi. Özellikle çiftleşme döneminde olduklarından, birbirlerine yaptıkları kurlar, danslar çok hoşuma gitti. Onun dışında bir numarası yoktu bu olayın tabi.

Şanlıurfa'ya varır varmaz Balıklı Göl'e uğradık. İnanılmazdı. Gölde ne kadar balık olduğunu görünce insan baya bir dumura uğruyor. Yem verdiğinizde üst üste biniyorlar, atlıyorlar yakalamak için. Ne kadar kalabalık bir populasyon olduğunu o zaman daha iyi görüyorsunuz. Gerçi onlar açısından bu durum biraz kötü olabilir. Hatta öyledir de mutlaka. Zira o göl bana, İstiklal Caddesi'ni ya da komple İstanbul'u hatırlattı diyebilirim.

Gölden sonra kaleye çıktık. -Zaten dip dibeler denilebilecek kadar yakınlar.- Çıkarken kısa ve kolay geldi bana yol. Kalenin tepesindeyse görülmeye değer tek şey manzaraydı. İlgilenilebilecek bir tarihi eser falan yoktu pek. 
Dönüş kısmı biraz garipti yalnız. Gidiş yolundan değil de başka bir yoldan iniliyordu aşağı. Kapalı(dağın içine oyulmuş bir yoldu sanırım) ve upuzuuuun bir yoldan.
Sonu gelmeyen merdiven basamaklarından inerken baya bir daraldım ve sıkıldım diyebilirim. Kalp rahatsızlığı olan insanlara önermiyorum.
Kale sonrasında yine yakınlarda bulunan, Hz. İbrahim'in doğduğu yere gittik. Doğduğu yeri camla kapatmışlardı. Mağara gibi bir yerdi, camın arkasında kalan kısım. Islak ve nemliydi. Şaşırtıcı bir şekilde etkileyiciydi. İnsanın ağlayası geliyordu nedense. Fakat kokudan bayılmamaya çalışırken biraz zor oluyordu maneviyata yoğunlaşmak. Ne kokusu mu? Ayak! İçeri girerken ayakkabıları çıkarmak gerekiyordu. Ah keşke çorap giyip gelseymiş insanlar o kapalı ayakkabıları giyerken. İçerideki koku dayanılmazdı zira. 40 yıl açıkta kalıp küflenmiş bir peynir gibiydi.
Bir de oradaki insanların kaba ve batıl davranışlarına deyinmek lazım tabi. 
Camla çevrelenmiş, Hz. İbrahim'in doğduğu yerde ne yapılır? Camın önünde durup dua edilir değil mi? İçerisi çok kalabalık olmamasına rağmen kadının biri beni itip önüme geçti. Halbuki "Müsaade eder misiniz?" gibi söylenmesi çok kolay cümleler var. İnsanlar birazcık kibar davransa ne kaybederler ki? Üstelik bu yaptığının hiçbir anlamı da yoktu.
Gerçi cama yapışıp kolunu, ağzını sürmesini de hesaba katmalı. Batıl derken bunu kastetmiştim işte. Sonuçta herkes, orayı görmeye ve bir nebze ibadet etmeye gitmişti oraya. Ama yüzünü, kolunu cama dokunduran bir o teyzeyi gördüm ben. Aklından ne geçtiyse artık..
Bu manevi gezinin ardından çarşıları gezdik bir-iki saat kadar. Çarşılarda bulabileceğiniz başlıca üç şey: Şal, çay ve halı.
Gerçekten başka bir şey göremedim elle tutulur. Gerçi bizim yanımızdaki yabancı arkadaşlar kaçak çaya hayran kaldığı için baya bir zulaladılar ama çay yani, normal geliyor bana. 

Bu kadar gezip dolaşmalar, inip çıkmalardan sonra bünye acıktı tabi. Çardaklı Köşk diye bir restauranta gittik. Restaurant geniş odalardan oluşuyordu. Odalarda minderler ve yere yakın masalar vardı. Bildiğimiz yüksek masalar da vardı tabi. Ama biz turist olduğumuz için geleneklerini görmemiz açısından orayı önerdiler bize.
Sahi ortam çok güzeldi. Kalabalık bir grup olmamıza rağmen, oturma düzenimiz sayesinde hepimiz birbirimizle muhabbet edebildik. 
Yemeklere gelince, gayet güzeldi bence her şey. Yemek öncesinde verdikleri salataya bayıldım ama adını sormayı unuttum maalesef. Ana yemek olarak ortaya karışık kebap aldık. Sunuluş şekliyle baya gözüme girdi. 
Üstelik fiyatlar da çok uçuk değildi. Çok ideal bir fatura ile ayrıldık oradan. 

Sonrasında bir yere gittik ama çok önemsemedim. Zira ismini hatırlamıyorum bile. Sonsuz bir düzlüktü. Harran Ovası olsa gerek.
Orada ilgimi çeken tek şey şapkamsı evlerdi. Çok garipti, geçmişe ait olduğunu hatırladıkça içim ürperiyor hala. Ama güzeldi.

Son olarak bir de oranın insanları var, özellikle bilgiye ve sevgiye muhtaç çocukları... Ziyaretimiz sırasında hemen koşa koşa yanımıza gelip bulunduğumuz yerin geçmişini anlattılar. Kurumuş nohut tanelerinden yaptıkları süs eşyalarını gösterdiler. Hatta benim yanıma gelen çocuk bana hediye etti bir tane. Ne yazık ki çantamı arabada bırakmıştım, istemiyor olsa bile hiçbir şey veremedim çocuğa.
Küçücük elleriyle yaptığı o süsler, normalde bir dükkanda satılsa bakmadan geçerdim. Ama onun o emeği ve karşılıksız sevgisi beni çok duygulandırdı, itiraf etmeliyim. Onlar için en iyisini diliyorum. Umarım bulundukları durumdan hak ettikleri ve çok daha iyi bir konuma gelirler.
Hepimiz bunu umalım.

23.7.10

Bi' arkadaşa bakıp çıkacağım.

Başlıkla yine alakası yok evet. Neyse bu başka bir konu.
Uzun zamandır görünmüyorum ortalarda. Farkındayım. Aslında öyle çok meşgul bir insan değilim, toplantıdan toplantıya koşmuyorum ama işlerim vardı işte. Yakın zamanda döneceğim.
Ve yanımda güzel güzel haberler, yeni filmler, konserler, hayatlar getireceğim!


Hoşçakalın, zevkle kalın!

16.7.10

Ya İstiklal Ya Ölüm!

Günümüz şartlarında, İstanbul'da ikisi de aynı anlamı taşıyor bence.
Yani İstiklal=Ölüm

Geçenlerde kuzenimin Amerika'dan öğrencileri geldi. Biz de onlara İstanbul'u gezdirme işine soyunduk. Gezelim, eğlenelim derken kuzen tutturdu hadi içelim, rakı neymiş öğrensinler falan dedi.
Anlaştık ve o güzelim, sakin Emirgan'dan Taksim'e doğru yol aldık. Taksim'e gider gitmez bir kalabalık aldı başını gitti zaten.
Sonra o İstiklal'de yürümek için verdiğimiz savaşlar, insanlarla çarpışmalar, laf yemeler, kesişmeler falan.. İnsan yolun sonunu getirene kadar ne yapacağını, nereye gideceğini unutuyor.
İstiklal'de yürümeyi her denememde yoldaki insanlar benden çok fena küfür yiyor. Hele bir de çarptılar mı küfür yememe ihtimalleri hiç yok.
Her seferinde kendimce çareler üretiyorum. Misal yolun sağından belli bir yöne gidenler, solundan da ters yöne gidenler yürüse hayat çok daha kolay olur İstiklal'de.
Ya da uçan küçük araçlar üretelim, gücü yeten insanlar yürüyerek değil uçarak aşsın o mesafeyi.
Öf napmalı ki yani? İstiklal'i ıssız düşünmeyi hayal bile edemiyorum. Oradaki kalabalık hayallerime bile dalıyor.
-Topbaş buna bir çözüm bulsun pliiiz.-

Diyeceğim o ki Ya İstiklal Ya Ölüm!


Nerede bu fotoğraftaki İstiklal? Ahh ahh..

12.7.10

Yann Tiersen ve Burukluk

Yann Tiersen'in bendeki yeri, 11 Temmuz İstanbul konserine kadar çok farklıydı. -Yakın çevrem ve twitter takipçilerim çok iyi bilir.-
Şarkılarını dinlemeden geçirdiğim bir gün bile olmadı bu zamana kadar. Müziğine beni hayran bırakan ender insanlardan biriydi çünkü o. Dün konserde yaşadığım hayal kırıklığına rağmen hala Pas Si Simple çalıyorum arka planda. Ama dün, beklentilerimin çok altında bir performans sergiledi İstanbul'da Yann Tiersen.

Mayısın başında değişim programıyla kısa bir süreliğine Almanya'ya gitmiştim. Almanya'ya -hele de Stuttgart'a- gidince Fransa'ya, İsviçre'ye gitmek de otomatik olarak ekleniyor programa zaten.
Gitmeden önce ne yapacağımı planlarken belki Fransa'da bir konserini yakalarım  diye Yann Tiersen'in turne programına baktım hemen. Fransa'da yoktu ama Zürih, Bern ve Basel'da vardı üç ardışık günde. Ama benim sadece bir tane boş günüm olduğu için üçte bir şansım vardı.
Hemen kalacağım evdeki öğrenciyle konuştum ayarlamaya çalıştım ama olmadı maalesef. Çünkü dönüş treni, konserin ertesi gün sabah saat altıdaydı ve bizim o gün için grupla programımız vardı. Ben kaçıracağım bu fırsat için üzülürken Yann Tiersen'in Masstival ile Türkiye'ye geleceğini öğrendim. Sevinçten de havalara uçtum tabi.
Biletlerin satışa çıkmasını bekledim aylarca. Organizatörlerden birini takibe bile aldım yani o derece psikopatlaştım.
Sonra biletler satışa çıktı falan fistan, atladım tabi ben hemen. Heyecanlı heyecanlı konser gününü bekledim. Şunu çalar, şunu çalmaz diye tahminler yaptım kafamdan abuk subuk. -Gerçi abuk subuk olan, Yann Tiersen'in tahminlerimi çalmamasıydı!-
Neyse işte konser günü geldi, dün koştura koştura konser alanına gittik ablamla. Kapıya yaklaştıkça heyecanım baya bir arttı tabi benim.
Girdik bekliyoruz derken Tiersen sahneye çıktı. Gayet sönük bir şekilde. Zaten dekor namına hiçbir şey yoktu.
Aldı mikrofonu eline. Ben böyle "İyi akşamlar" demesini falan bekliyorum. (O kadar da zor değil nihayetinde)
Good night dedi. Sonra direk şarkıya girdiler.
Şarkı çok yavaştı. Hangi albümdendi anlayamadım bile. Öyle değişik versiyonlamış ki herif.
Sonra bir şarkı daha, bir şarkı daha.. Derken ben sıkılmaya başladım. Çok kalitesiz bir rock grubundan farkı yoktu sahnedekilerin.
Yann Tiersen iki de bir kemanını akord etmek zorunda kaldı. Gitaristler "Ayda yaşıyoruz biz, dünyayı çözdük" modundalardı. Bilindik olarak Kala, Esther, Sur Le Filçaldılar. Konserin beni en mutlu eden kısmı Esther'i duyduğum kısımdı zaten.
Ayrıca bis olayını baya bir abarttılar. Hani bir kere inersin sahneden, tezahüratı bir kere alırsın sonra çıkar söylersin şarkını yeniden. Ama konseri verme amacın egonu tatmin etmekse bunu Tiersen ve grubu gibi 4 kere de yapabilirsin.
Seyirci moda giremedi, repertuar kötüydü, sahne şovu namına hiçbir şey yoktu. Arada bir yerlerde yuvarlandıkları oldu sadece ama bana şebeklik gibi göründü bu daha çok.
Zaten çaldıkları son şarkı saçmalığın en güzel örneğiydi. Birbiriyle uyumsuz notaların savrulduğunu gördüm ben sahnede, başka bir şeyi değil.
Yann Tiersen'den çok yanındaki tayfa öne çıkmıştı üstelik. Akordiyon yoktu, piyano yoktu, benim bildiğim Tiersen yoktu sahnede.
Vasat bir rock grubu vardı sadece. Zorlamalarımızla 1,5 saat sürmesi de cabası.

Olmadı Yann Tiersen, üzgünüm.

6.7.10

Komşu komşunun külüne muhtaçtır

Şu sıralar ablamda kalıyorum. Dolayısıyla aşağıda oturan insan(lar) aslında onun komşusu ama ben de geçici bir süreliğine sahiplenmeye karar verdim kendilerini. Çünkü..çünkü kapılarının önündeki ayakkabılar çok güzel!

Geçenlerde dalgın dalgın aşağı inerken alt komşumuzun kapı önüne takıldı gözüm. 3-4 tane ayakkabı vardı farklı renklerde, güzel şekillerde. Erkek ayakkabıları olduğu çok belliydi, zira hepsi 50 numaradan başlıyordu. E öğrenci evi gibi bir hali de vardı evin(dışarıdan bile). O, gözümün takıldığı kısacık zaman zarfında "Erkekler, hele bir de öğrenci erkekler odundur ama böyle zevklileri de çıkıyormuş aradan demek ki." dedim kendi kendime. Sonra da terk ettim ortamı.
Bugün dışarı çıkarken kapılarının önünde farklı ve daha çok bayıldığım ayakkabılar gördüm. O dakikada aklımdan bu blogu yazmak geçti, tabi bir süre de bakakaldım ayakkabılara.
Eve girerken de kapılarına post-it yapıştırmak geçti aklımdan. Evet, bunu yapacağım!

"Sizin cinsten beklenecek bir durum değil ama ayakkabılardaki zevkiniz, görmezden gelinecek gibi değil. Tebrik ederim. Ayrıca dikkatli olun derim, o kadar büyük numara olmasalardı ayakkabılarınızı çoktan yürütmüştüm. Benim kafada, büyük ayaklı biri çıkarsa kapınızın önüne koyabileceğiniz ayakkabılarınız kalmayabilir.
Gizemli bir komşunuz!"

5.7.10

Dolandırıldım!

Yok aslında başlıktaki kadar mühim bir mesele sayılmaz. Ama bir önceki yazımda verdiğim siteye girmeyin, harcamayın vaktinizi hiç. Tamam analizler hoş, güzel de sitenin kurucusu olduğunu iddia eden ibne adam, ben siteye kaydolma aşamasındayken çıkıp "Reklamımızı yaparsanız xx isimli(hatırlamıyorum adını) güzel kitabı online okumanız için şifre vereceğiz." bıdı bıdısı yaptı. Kitabı şöyle bir araştırdım, inceledim ve beğendim. Sonra da iyi madem, uğraşırız, analizi de blogda yayınlar kaparız kitabı diyerek oturdum yaptım testi yirmi dakika boyunca. Blogda yayınlayıp verdikleri adrese mail attım bir de.
Maayra mı neyse bana bir kitap şifresi ile geri döndü ama kitap hem başka bir kitaptı hem de pornonun kelimelere dökülmüş haliydi resmen.

Kandırılmamın üzerine şu an siteyi protesto ediyor ve girmenizi kesinlikle önermiyorum. Girerseniz bilgisayarınız çöker, üç vakte kadar başınıza gelmeyen kalmaz. Ona göre.

Not: Bir de one-time offer diye nasıl gaza getiriyorlar adamı ya. Resimdeki tipsiz de sitenin kurucusu bu arada.

2.7.10

Handwriting Analysis

Birilerinin blogunu okurken bu siteyi buldum. Testi uygularken biraz sıkıldım ama sonuçları okurken kendimi sadece yazı tipimden tamamiyle ele vermekten mutlu oldum. Neysem oyum, inkar edecek halim yok yani. :P
Size de denemenizi öneririm:

Melike is a very emotional person with a broad range of emotions from the highest highs to the lowest lows. She feels emotional situations very strongly. She'll flash to the very peaks of elation, sweeping everything before her. Then, for some reason unknown to herself, she will burn out emotionally. These mood swings can be very disturbing to her. Sometimes, she feels that she can no longer produce anything. But, after given some time alone to "recharge her emotional batteries", she will spring back into action.
Because Melike feels situations intensely, she relates easily to others' problems. If she is not careful, when she comes into contact with someone who is in a depressed frame of mind, she will also suffer the same emotions and change moods. Melike reacts impulsively, without much thought before hand. She may plan everything in detail before she even begins, then do it completely different when the time comes to carry it through.
Melike has a strong need for affection. She thrives on touching and being touched. Melike desires being told that she is loved, every day. She enjoys being the center of attention. She loves attention, sometimes she even retells stories that got her attention earlier.
Melike has the possibility of being a actor or natural born salesperson, simply because she relates so well to other people. She likes expressing how she feels, what she is doing, and what she plans to do. She is a people person.
She will work most efficiently in a people orientated job as opposed to a job working alone on an assembly line (that would drive her insane.)

Melike tends to write a bit smaller than the average person. When a person's letters are small and tiny, this indicates an ability to focus and concentrate. This character trait is a huge asset in careers like math, science, race car driving, and flying planes. When she is busy working on a project, it is common for all other noises and distractions to just fade away and her ability to focus is incredible. When she says "she didn't hear you", she really means, she didn't hear you.

Melike is secretive. She has secrets which she does not wish to share with others. She intentionally conceals things about herself. She has a private side that she intends to keep that way, especially concerning certain events in her past.

Melike can be defiant. She sometimes has the attitude that if someone doesn't like it the way she is doing it, then they can just "go to hell!" This trait may reveal itself in a rebellious nature that is always ready to resist forces which she thinks are infringing upon her freedom of action.

 Melike has an over-awareness of self. She often feels self-conscious. She fears ridicule, therefore she is careful not to place herself in a position to receive any ridicule. She wonders what people will think if she acts in a certain manner. When encountering a new group of people, Melike may stay on the sidelines until she has the people categorized, or she may behave in a "positive attention getting" manner to assure people think good thoughts about her from the start.
In the sales profession, this self-consciousness is called "call reluctance". They take the word "no" as a personal criticism. Therefore, there is an internal struggle when performing this type of work. Although this person may be a great salesperson, she still feels insecurity. She will perform better if someone else is with her because the fear of ridicule from her peers is far greater than the fear of ridicule from her clients. Many times this type of person becomes a sales trainer, because when she is training, she doesn't have to put herself in a position of being told "no" as often as the salesmen do.

Melike is a practical person whose goals are planned, practical, and down to earth. This is typical of people with normal healthy self-esteem. She needs to visualize the end of a project before she starts. she finds joy in anticipation and planning. Notice that I said she plans everything she is going to do, that doesn't necessarily mean things go as planned. Melike basically feels good about herself. She has a positive self-esteem which contributes to her success. She feels she has the ability to achieve anything she sets her mind to. However, she sets her goals using practicality-- not too "out of reach". She has enough self-confidence to leave a bad situation, yet, she will not take great risks, as they relate to her goals. A good esteem is one key to a happy life. Although there is room for improvement in the confidence catagery, her self-perception is better than average.
 Melike will take action on her thoughts. She is positive that her views are correct for her. She has the ability to seem as if she is positively correct when answering a question, even if she does not have the slightest idea of the answer. Melike displays a self-confidence that makes everyone else sure she is correct. She is positive of her own views, but not necessarily stubborn. 

Melike has a healthy imagination and displays a fair amount of trust. She lets new people into her circle of friends. She uses her imagination to understand new ideas, things, and people.

Melike will demand respect and will expect others to treat her with honor and dignity. Melike believes in her ideas and will expect other people to also respect them. She has a lot of pride.

Denemelisiniz: www.handwritingwizard.com

1.7.10

More

İki-üç yıl önce imleme olayını kullanmayıp daha saçma yöntemlere başvurmayı bıraktıktan sonra yer imleri sekmem aşırı derecede doldu ve düzensizleşti. Bir şeyi beğendiğim anda "Daha sonra ayrıntılı bir şekilde bakarım." diye sayfayı imleyip kapatıyorum. -Evet, bunun adı maalesef ertelemek. Bu konu hakkında da bir ara bir blog yazmam lazım. Okuyup okuyup dürterim kendimi böylece.- Az önce yer imlerim arasından siteleri seçip dosyalamaya uğraşırken sitenin birini açtım ve incelemeye daldım. 

Önce Anadolu Üniversitesi imzalı "Play" isimli kısa filmi buldum ve izledim. Açık konuşmak gerekirse çok yaratıcı gelmedi bana. Düşünülmesi kolay ve aslında çoktan düşünülüp hayata geçirilen temalardan biriydi.
Neyse ki sonrasında '98 yılında çekilen, Imax imzalı ilk animasyon kısa filme denk geldim ve blogumu sadece "Play"i yererek bitirmekten kurtardım. Filmin adı More, güzel bir Mark Osborne ürünü. Beni çeken önemli şeylerden biri de fon müziğiydi ama filmi izlerken "Şu kısacık zamanda çoğu insanın uzun, upuzun hayatlarını gördüm, vay be!" dedim içimden. Ve evet, bir kısa film bu hissi yaşatabiliyorsa doludur, özdür. En azından bana göre.
Şimdi sizleri çok beğendiğim bu kısa filmle baş başa bırakayım, bir de siz düşünün:

Mark Osborne - More